28 Mayıs 2010

DEDEGÖL ZİRVE - 2998 m

BİR ZİRVE DAHA…
Yıllardır adından çok söz edilen ve artık gidip kendi gözlerimle görmenin şart olduğu Dedegöl Dağı’na 21 – 23 Mayıs 2010 tarihlerinde kavuştum. Kendi anı ve görüşlerime geçmeden üç alıntıyı ekleyerek çevre hakkında biraz bilgi sahibi olun istedim.


DEDEGÖL DAĞI (Dedegül Doruğu 2998 Metre)
Araştırmacı – Yazar : Oğuzhan Özaltın
Dedegül doruğu, haritalarda Anamas Dağları adı verilen dağ grubunda yer alır. Söylenceye göre doruğa adını veren gülleri erenlerden sayılan bir “dede” dikmiş, zamanla doruk “dedegül”, dağın genel adı ise “dedegöl” adını almıştır. Doruğun güneyinde “Kara Göl” adı verilen küçük bir göl bulunmaktadır.

DEDEGÖL DAĞI
Derya Duman
Isparta il sınırları içinde, Yenişarbademli ilçesinde 2992m'lik zirvesiyle Toros Dağları silsilesinin en güzel dağlarında biridir. Özellikle ilkbahar döneminde Dedegöl dağı ve yakın çevresindeki bitkisel doku incelenmeye değer bir güzellik sergilemektedir. Dedegöl rengarenk binlerce çiçeğe ve böceğe ev sahipliği yapan dağcıların ve kampçıların sıkça ziyaret ettiği en gözde dağlardan biridir.
Dağın eteklerinde yer alan ve 14.9 km uzunluğu ile Türkiye'nin bilinen en uzun mağarası olan Pınargözü Mağarası da bu dağda yer almaktadır.
Kamp için ve dağa tırmanışa başlamak için en uygun yer Melikler Yaylasıdır. Yayla 1750m rakıma sahip olup Dedegöl Dağının kuzeyinde yer almaktadır. Zirveye ise kuzey sırt rotasından 5-6 saatlik tempolu bir yürüyüş ile ulaşmak mümkün olmakta...

DAĞCILIK REHBERİ
http://www.dagcilikrehberi.net/2010/03/12/dedegol-dagi/
Isparta’nın en yüksek dağıdır Dedegöl dağı, 2998 metre rakımlı zirvesi ile dağcılık sporuna meraklı insanların yoğun ilgi gösterdikleri bir dağdır. Dedegöl Dağı’nı özel kılan Beyşehir Gölü’nün muhteşem manzarası sizi tırmanma boyunca yalnız bırakmamasıdır. Dedegöl dağı yıl içerisinde pek çok etkinliğe ev sahipliği yapmaktadır. Melikler yaylasında her yıl Mayıs ayının ikinci haftasında Eğirdir Turizm Tanıtma ve Doğa Sporları Derneği tarafından geleneksel olarak Dağcılık Şenliği düzenlenmektedir. Bu şenliğe Türkiye’nin pek çok ilinden ortalama 700-800 dağcı katılarak Dedegöl zirvesine tırmanmaktadırlar. Bu şenliğe Dağcıların yanında amatör olarak ilgilenenler ile pek çok vatandaşlarda katılmaktadır. Bu etkinliğe katılmak için Eğirdir ETUDOSD ile irtibata geçebilirsiniz.


Bu kısa bilgilerden sonra maceralı etkinliğimize geri dönebiliriz.
Mayıs’ın altısında olduğum deviasyon ameliyatı nedeni ile neredeyse son dakikaya kadar ETUDOSD’un düzenlediği bu etkinliğe katılacağım belli değildi. Hafta başında raporumun uzatılması ve kendimi iyi hissetmem üzerine 20 Mayıs, Perşembe akşamüzeri Eğirdir’i aradım ve katılmak için geç kalmadığımı öğrenince kaydımı yaptırdım.
Cuma sabahı saat 04.00’te kalkıp kısa bir hazırlık sonrası yarım saat sonra kendi aracımla yola çıktım. Bu etkinliğe hiç te hazır olmadığımı daha sonradan yanlış ve uzun yoldan, Afyon-Isparta üzerinden yolu uzatarak, gittiğimden anladım. Ayrıca, Melikler Yaylası’na ulaştığımda tamamen yaz tırmanışı gibi düşünerek çok soğuk olmayacağı tahminiyle eksik malzemeyle gittiğimi görünce biraz canım sıkıldı.


Beş saat onbeş dakika direksiyon salladıktan sonra Eğirdir’de göl kenarındaki ETUDOSD’un kulüp binası önüne vardım. Arabayı uygun bir yere park ederek bizi Melikler Yaylası’na götürecek araca bindim. Yol üzerindeki Zindan Mağarası’na uğrayıp bir sürü güzel fotoğraf çektikten sonra tekrar araca binip yola koyulduk. Beş – on dakika sonra cep telefonumu düşürdüğümü fark ettim. Çok can sıkıcı… Gruptaki arkadaşlardan birisi mağaranın bulunduğu bölgeden sorumlu Aksu Kaymakamlığını aramamı önerdi. Aradım, yakın ilgi gösterdiler ama kamp alanına geldiğimizde hala bizi aramamışlardı. Sonunda bizi getiren araçla kendim geri dönüp aramaya karar verdim. İyi ki de dönmüşüm, zira oradaki görevli aramış ve bulamamıştı. Şansım yaver gitti ve buldum. “Tanrı fakiri sevindirmek için önce eşeğini kaybettirir. Bir süre sonra da buldurur,” misali bayağı keyiflendim, moralim yerine geldi.


Otobüs bizi Eğirdir’e bıraktı. Bu aşamada ya orada konaklayacaktım ya da kendi aracımla kamp alanına gidecektim. Yol çok ta kötü değildi ve ben de ikinci seçeneğe başvurdum.
Bu arada hava çok kötü bir şekilde kapatmaya başladı. Zaten Ankara’da Cuma ve Cumartesi’nin o bölgede sağanak yağışlı olacağı haberini almıştım. Bir an önce kamp alanına ulaşıp çadırı kurmam gerekiyordu. Yağış başlarsa vay halime!.. Melikler Yaylası’na yağmurdan önce yetiştim. Hemen acele ederek çadırımı kurmaya başladım. Daha üst katmanı, bırakın bağlamayı ve sabitlemeyi, üste koydum ki indirdi hava. Acele tepe noktasını bağladım tam içeri gireceğim kapıyı ters tarafa yerleştirmişim. Hadi tekrar çöz ve bağla, bu arada yavaş yavaş ıslaklık içime işlemeye başladı. Hemen çadıra girdim. İyi ki yağışla birlikte rüzgar yoktu. O da olsaydı yanmıştım, çünkü çadırın üst katmanını sadece tepe noktası tutuyordu. Yine de açık kalan yerlerden çadır su aldı. Ahmak ıslatana çevirince fırlayıp çıktım ve herhalde bugüne kadar bu hızda çadırı ilk kez kurmuş oldum. Şimdi çadırım için büyük sınav sırası gelmişti; o ana kadar sıkı bir yağmur yağmış olmasına rağmen içine damla sızdırmamıştı. Ama çadır yazlık bir çadır; her tarafı püfür püfür.


Hava bize tam yerleşmemiz için üç saat kadar izin verdi, hatta bulutlar aralanıp mis gibi bir güneş ortalığı ısıtmaya başladı. Sisler, bulutlar arasında Dedegöl Dağları bir göründü bir kayboldu ve muhteşem görüntüler sundu. Akşam yedi sularında yeniden atıştırmaya başlayınca çadırım için ikinci sınav dönemi başladı. Göğün dibi delindi sanki, bardaktan boşanırcasına yağıyor. Hay Allah, şimdi de dolu başladı ve bayağı büyük taneler. Hah, dedim, şimdi sevgili çadırımın işi zor. Artık dikkatle çadır tavanının çeşitli köşelerinde dolaşıyor gözüm. Ha akıttı ha akıtacak kaygısı ile…
Ne kadar kesilmeden yağdı bilemiyorum zira çadırı kontrol ederken zaten yol yorgunluğu bir de bu konuya odaklanmak, üstüne üstlük bir de üşümeye başlamak sonucu uyku tulumuma girmiş ısınmaya çalışırken uyuyakalmışım. Ama çadırım rüştünü ispat etmişti bu arada, zira uyandığımda hala kuru idim.


Sabah çok erken kalktım ama program belirsiz olduğundan uzun süre keyif yaptım. Sekize doğru keşif için dışarıya çıktım. İyi ki çıkmışım, kamp ateşi başında ısınırken baktım uyum tırmanışı niteliğinde Yeşil Göl denilen 2220 metre irtifada bir krater gölüne gidileceğini öğrendim. İki dakikada hazırlandım ve ekibe katıldım. İyi ki katılmışım. Yorucu ve artık bitsin dedirtici ikibuçuk saatlik bir yürüyüşten sonra gerçekten yeşil bir göle ulaştık. Göl, çevresi, çiçekler, hava her şey mükemmel. Orada biraz oyalandıktan sonra rehberimiz ETUDOSD’lu Murat’ın yağış geliyor uyarısı üzerine hemen toparlanıp dönüşe geçtik. Yolda doluya tutulduk. Başımda şapka yoktu, sadece pançomun kapüşonu da sevgili kel başımı korumaya yetmedi. Ciddi şekilde canımı yaktı dolu taneleri. Olsun, bu kadarcık acı ve yorgunluğa kesinlikle değen bir etkinlik oldu bu.


Kamp alanına döndüğümüzde çadır sayısı ve kalabalık epey artmıştı. Bir sürü dostla karşılaştım. İyi de oldu. Benim için en hoş anlardan bir tanesi de sevgili Emrah’ın (Köşgeroğlu) biz yemek sırasında beklerken kitabımı (Everest Ana Kamp – Defterimle Sohbetler) getirip bana imzalatması oldu.


Yemekten önce 4-5 km uzakta olan Pınargözü Mağarası’na giden üç ADKK’lı dosta takıldım. Giderken hep inişti, pek te güzeldi. Mağara yakınlarında muhteşem bir çam ağacı var; 700’e yakın yaşı ile bütün heybetiyle yol kenarında gelen geçeni selamlıyor. Dönüşte zaten yorgun vücut biraz zorlandı. Yoksa ertesi gün için daha sıkı bir hazırlık mı oldu Yeşil Göl tırmanışından sonra? Bilemiyorum. Ama yine de deydi. Ormanın ortasında dik bir yarın dibindeki mağaradan debisi 7 lt/sn olan büyük bir kaynak çıkmakta. “Bu mağaranın 1995 yılına kadar yapılan uzun süreli araştırmalarla 16 km.lik bölümü ölçülmüş ancak sonuna kadar henüz ulaşılamamıştır. Belirlenen son nokta girişten +660 m. yukarıdadır. Bu yükseklik ülkemizde ölçülen en büyük yüksekliktir. Mağaranın içinde değişik büyüklükte gölcükler, şelaleler, damlataş havuzları ve her türden damlataş birikimleri geniş yer kaplamaktadırlar. Girişte ise saatte hızı 150-160 km. olan şiddetli bir rüzgar vardır. Pınargözü mağarasının uzunluğu, girişe göre yüksekliği, su sıcaklığı (3-4 0C) ve rüzgar hızı bakımından Türkiye'nin en büyük mağarasıdır. Turizm açısından Avrupa'nın en uzun mağarası olarak da kabul edilmektedir. Bu mağaranın etüdü yapıldığı takdirde ülke turizmine katkısı büyük olacaktır.” – Isparta Valiliği sitesi.
Dönüşte hemen yemek kuyruğuna girdim. Yemek sırası dedim de, sanırım bir-birbuçuk saat arası sürdü şenlik yemeğine ulaşmak. Bu kadar kalabalık insana hizmet vermek epey güçtü. Sadece dağcılar olsa sayı bir derece daha az olabilirdi ancak hem yerel halktan hem de Türkiye’nin her tarafından yalnızca orada kamp yapıp dinlenmek ve temiz hava almak için de bir sürü insan bu etkinliğe katılmıştı. Burada bir parantez açıp kamp düzeni ile ilgili bir konuya değinmeden edemeyeceğim. Yukarıda da söz ettiğim gibi her kesimden katılımcı vardı. Bu katılımcıların kamp alanlarının farklı yerlere konuşlandırılmaları çok daha iyi olurdu. Zira dağcılar sabah saat üçten itibaren yola çıkmaya başlayacaklardı. Bu ne demek? Tırmanmayacak olanların sabah erken kalkma gibi bir dertleri olmadığı ve oraya keyif yapmaya geldikleri için geç saatlere kadar eğlenmeleri doğal ama dağcıların dinlenmelerine de izin vermemiş oluyorlar böylece. Ben şahsen bir-iki saatlik yarım yamalak uyku ile tırmanışa başladım. Bunun yanı sıra dağcıların erken kalkarak gürültü yapmaları bu sefer de o grubu rahatsız etmekte. Üstelik saat üçte kalkılıp bitmiyor iş; üçten itibaren artık kamp alanında hareket hiç bitmiyor. Bu konunun çözümü hiçte zor değil; iki grubu ayrı alanlarda konaklatırsınız olur biter.
Yemeğimi alır almaz o ana kadar donmuş olduğumdan hemen arabaya girdim ve motoru çalıştırdım. Biraz sonra içerisi sıcacık oldu ve hiç olmazsa yemeğimi, pilav-kavurma kıyma-domates-salatalık-biber ve irmik helvası, rahat bir ortamda yemiş oldum ve biraz olsun kemiklerim ısındı. Tamam, dedim, bu ısınmayla uyku tulumuma girene kadar vücut sıcaklığım beni idare eder. Nerede? Daha arabadan çıkar çıkmaz titremeye başladım. Tabii, herkes koca koca kabanlar içinde hatta bazıları kaz tüyü kabanlar ben gariban ise bir polarla sıcak tutmaya çalışıyorum bedenimi. Olası değil tabii, bir de üstelik yemek sonrası. Neden yemek sonrası? Vücut hazım için karın bölgesine enerjiyi yoğunlaştırınca diğer taraflar donmaya başlıyor.
Koşa koşa çadırıma gittim. Soyunmam işkenceye dönüştü. Zangır zangır titriyorum. Kahretsin, yine mi çıkamayacağım zirveye? Bu saatte bu kadar üşürsem sabahın dördünde bu dağ başında donarım… Gürültüler içinde ara ara kestirerek saati dört ettim. Tempo’daki arkadaşlarla saat beş öncesi buluşmaya sözleşmiştik. Telefon çaldı ama benim artık uyku tulumumu terk etmeye hiç mi hiç niyetim yok. Eh ne yapalım? Havanın iyi olduğu bir dönemde daha hazırlıklı olarak bir daha gelirim artık. Derya’lar bensiz gitsin. Yahu, olur mu? Gelmişsin bu kadar zahmete katlanıp. Hadi davran!.. Ama kafamı çıkarmaya korkuyorum; ya yine titremeler başlarsa? Bir dene bakalım… Belki düşündüğün gibi olmaz. Bu çerçevede bir sürü içsel tartışma sonunda bir cesaret fermuarı indirmeye başladım. Az daha, az daha, az daha derken baktım bir şey olmuyor çıplak olan bacaklarımı dışarı çıkardım. Güzel üşümüyorum. Şimdi en hassas noktaya geldik; kafamdaki bere. Haydi cesaret! Hop… Harika, hiçbir şekilde titreme yok. Ama bir rüzgarlığın bile yok Rüştü… Pançoyu rüzgarlık gibi kullanırım, her ne kadar ince olsa da beni biraz olsun korur.


Bu arada saat neredeyse dörtbuçuk olmuştu. Hemen giyindim, gerekli şeyleri aldıktan sonra beşe çeyrek kala Tempo ekibinin kamp kurduğu alandaydım. Hafif bir üşüme var ama o da beklemekten. Yürüyüş başlayınca ısınırım. Ama eldivenimin olmaması pek hoş değil, şimdiden donmaya başladı ellerim. Sonunda harekete geçtik. İlerledikçe pançomun soluk alır cinsten olmadığını fark ettim. Daha önce su geçirdiğini düşünürken meğerse hava almaması sonucu terlemenin sonucu ıslanıyormuş içimdekiler. Ortada yağış yokken polarımın bayağı nemlendiğini fark edince kavradım durumu. Bu pançolar konusunda zaten şansım bir türlü yaver gitmiyor. Çok, çooook para mı vermek gerekiyor acaba? Bu arada, dostlardan biri (Can) eldivene ihtiyacı olan var mı der demez elimi kaldırdım ve bu eldivenler bayağı bir cankurtaran oldu.
İlk soyunma molasında hemen polarımı çıkardım. Pançonun altında bir kısa bir de uzun kollu içlikle kaldım. Zirvede de uzun soluklu beklemediğimiz için poları giymeye bile gerek kalmadı, zira hemen hemen hiç üşümedim. Zirveye çıkana kadar Derya hepimizi biraz zorladı. Bunun nedeni de arkadan gelen kalabalığın bizim ilerlememizi engellememesi için olduğunu söyledi. Grup bir veya iki fire vererek zirve yaptı, ki 20 kişiye yakındık. Uyumlu, iyi bir gruptu. Giysi konusunda olmasa da içinde bulunduğum grup açısından çok şanslıydım. Olumsuz tek bir insan dahi yoktu aralarında.


Zirveye 3 saat 50 dakikada ulaştık. İyi bir tempo… İlk bir saatten sonra benim yine terbiyem bozuldu. Ha babam, başta kendime olmak üzere, sağa sola selamlar yollamaya başladım ;-))) İkide birde sis içinde kalarak görüşün neredeyse 15-20 metreye düştüğü anlarda bu selamlar iki kat daha arttı. Ama arada bir hava açıyor ve insana, “İşte bunun için buradasın. Bu olağanüstü görüntüleri başka nasıl yakalayabilirsin?” dedirtip tırmanmaya devam için güç veriyordu. Ama maalesef tempomu bozmamak uğruna, durduğumuz anlar hariç, çok fazla görüntüyü kameramın belleğine değil sadece kendi belleğime kaydedebildim. Zirve defterine aşağı yukarı şöyle bir şeyler yazdım:
“Geçkin Gezgin bir zirveyle daha kucaklaştı.
Beni bağrına kabul ettiğin için sağol Dedegöl…”

Bu anlarda nedendir bilinmez hep çok duygulanıyorum, boğazım düğümleniyor. Daha uzun şeyler yazdım sanırım ama ana fikir yukarıdaki gibi.
15 – 20 dakika zirvede başarmanın mutluluğu ile bir fotoğraf seansı yaşadıktan sonra keyifli bir şekilde, sallana sallana 2.5 saatte kampa geri döndük. Bu arada artık gruptan kopma telaşı, kaygısı olmadığından bir sürü harika kareyi kamerama hapsettim, şimdi beraat etmeyi bekliyorlar.
Hızlı bir şekilde çadırı topladım. Hiçbir şeyi doğru dürüst yerlerine yerleştirmeden arabaya tıkıştırdım ve Tempo ekibi ile yola çıkmak için onların kamp alanına gittim. Fakat baktım onların işi daha çok sürecek, hepsine teşekkür ederek ayrıldım.


Saat 13.00 idi yola çıktığımda. İki saat sonra kilometre saatine baktığımda daha ancak 60 kilometre yol katettiğimi fark ettim. Zira adım başı durup fotoğraf çekiyordum. Baktım olmayacak, vücut yorgun, yol uzun başladım topuklamaya. Tam 19.30’da evin kapısının önündeydim. Yalnız kafamın almadığı bir nokta var; dönüş yolum gidişime göre 80 – 100 km daha kısa olduğu ve dönerken giderken yaptığımdan çok daha fazla sürat yaptığım halde nerede ise aynı sürede gidip geldim. Anlamış değilim!..
24 Mayıs 2010


NOT. Heeey, yaşasın!.. Biz 3000’lik ufaklıkla uğraşırken sevgili Nasuh (Mahruki) ve Yılmaz (Sevgül) Everest’te zirve yapmışlar. Dönüş yolundalarmış. 8.500 metreye kadar oksijen desteksiz tırmanan Nasuh olumsuz hava koşulları nedeniyle ayak parmaklarında sorun yaşamaya başladığını hissedince oksijen kullanmaya karar vererek zirveye bir kez daha konuk olmuş.
Harikasınız!..
Sonsuz tebrikler…

2. NOT. Diğer fotoğraflar aşağıdaki adreslerde.

http://picasaweb.google.com.tr/arustu0612/DEDEGOLZIRVE1Gun#

http://picasaweb.google.com.tr/arustu0612/DEDEGOLZIRVE2Gun#

http://picasaweb.google.com.tr/arustu0612/DEDEGOLZIRVE3Gun#

25 Kasım 2009

KÖROĞLU’na KEŞKE GELESİCELER!..
(21-22 Kasım 2009)

Sevgili Canlar,
Pazar günü (22 Kasım) kaçırdığınızı bilseniz “Ah keşke, ah keşke…” diye yanarsınız. Ama ne demişler son pişmanlık fayda etmez.
Cumartesi öğleden sonra BEL-PA’nın önüne gittiğimde baktım çok az kişi var. Dedim, herhalde başka duraklardan binecek arkadaşlar. Tamam bindiler ama topu topu iki kişi… Böylece altı kişi olarak yola çıktık. Sayısı az grupları her zaman sevmişimdir ama bu sefer gelmeyenler adına çok üzüldüm. Gelselerdi, kalabalık olsaydık benim keyfimi kaçırsalardı ama bu güzelliklerden onlarda yararlansalardı demeden edemeyeceğim…
Genç kaptanımızın çok güzel kullandığı araçla İnözü Vadisi’nde kısa süreli konaklayıp bir şeyler yeyip içtikten sonra akşam hava kararmak üzere iken Kıbrısçık’a ulaştık. Bizi bekleyen sıcacık çorbamızı içip köftelerimizi yedikten sonra Köroğlu Dağ Evleri’ne gittik. Tamamen ahşap bir binada yer alan toplantı salonunda bir süre çaylarımızla sohbeti koyulaştırdık. Belediye Başkanı da ziyaretimize geldi. Çok yardımsever ve çalışkan bir arkadaşa benziyor.
Sonrasında yarı ahşap yarı betonarme sevimli iki katlı evlerimize çekildik. Alt kat salon, mutfak ve banyo-tuvalet, üst kat yatak odası. Çok sevimli konutlar. Altta mis gibi fındık sobamız yandığı için evler sıcacıktı. Aydın’ın sinek avına çıkmasının sonrasında sessizleşen evimizde rahat bir uyku çektik. Gerçi sabah Aydın benim horlamamdan yakındı ama şaka mıydı gerçek miydi anlamadım! :-)))
Sabah kahvaltımızı ettikten sonra aracımızla tırmanış noktamıza yakın bir yerde hazırlıklarımızı tamamladıktan sonra yola koyulduk. Hava bu kadar mı güzel olur? Kabanımı çantamdan çıkarmak yerine polarımı da çıkartıp çantaya attım…
Kısa süreli bir yürüyüşten sonra karlı alan başladı. İlk defa kış yürüyüşü-tırmanışı yapan Asiye karlı alan başlayınca çok fazla mutlu oldu. Az eğimli bir tırmanıştan sonra iş biraz çetinleşmeye başladı. Önce eğim 45 derecelere çıktı. Ancak buralarda kar tam sertleşmediği için çok ta zorlanmadık. Sonra 50-55 derecelere arttı. Çıktığımız rota kuzey rotası olduğu için artık yavaş yavaş zemin sertleşmeye ve yer yer hemen hemen tamamen buz olmaya başladı. Genelde Hasan’ın iz açması, basamak yapması ve arkadan gelen bizlerin izleri sağlamlaştırmasıyla zirve öncesi son etapa kadar çıktık. Bundan sonrası bir taş atımlık mesafe ama eğim ciddi bir şekilde arttı, 70 dereceler civarı. Benim yükseklik korkum sürekli bilinçaltımdan su yüzüne çıkmak için zorluyor ben baskılıyorum. Ara ara aşağıya gözüm kaçıyor ama hemen başımı çeviriyor ve başka şeyler düşünmeye çalışıyordum. Gerçekten çok ciddi bir eğim vardı. 70 derece civarı!.. Ve hemen hemen buz zemin… Neyse ki bu etap kısa idi ve bazı yerler de tam buzlanmamıştı daha. İyi ki hava yumuşaktı. Daha ileri aylarda bu güzergahtan kramponsuz ve ip emniyeti olmadan çıkılamayacağını düşünüyorum.
Yüreğim ağzımda bir onbeş dakika kadarlık tırmanıştan sonra zirve altına ulaştık. İki arkadaşımız orada kalıp yemeğe başlayacaklarını söylediler ve kalan dördümüz zirve noktasına devam etmeye karar verdik. 70 derecelik son etapın tırmanışı ve son beş-altı aydır dağlardan uzak kalmış olmak sinirlerimi biraz gerdi ama yine de zirveyi denemeyi istedim. Ancak bir noktaya geldik; zirve direği ile neredeyse aynı hizadayız ama sırtın başlangıcına bir adım atmak gerekiyor. İki kaya arası boş ve ters bir hareket dağdan aşağıya demek. Burada tamam dedim, tam zirve noktasına gitmek zorunda değilim zaten hemen hemen aynı hizadayız. Direğin yanına gitmek şart değil, diyerek orada tırmanışımı noktaladım. 2400 metre olmadı da 2399.5 oldu bu sefer ne yapalım? Hasan, Aydın ve Gültekin zirve direğinde bana poz verdiler. VE, ben yavaş yavaş inmeye başladım…
İnişte onlar beni yakaladılar ve birlikte yemek yiyeceğimiz noktaya geldik. Sıcacık, keyifli bir ortamda yemek işimizi hallettikten sonra inişi önce Güney sonra Doğu sırt ve inişlerini kullanarak gerçekleştirdik.
İnişte ağzımızı iki karış açmamıza neden olan bir görüntüyle karşılaştık; kış mevsimi Cumartesi itibarı ile başladı ama biz bir sürü açmış çiğdemle karşılaştık. Yanlış mı biliyorum, ama sanmıyorum, çiğdem ilkbahar çiçeğidir. İnanılır gibi değil!..
Güneşli bir gün, kar-buz ama sımsıcacık bir hava ve güzel dostlarla daha da ısınan bir ortam… Asiye anaç tavuk gibi bizi ara ara besler ve her tehlikede sürekli uyarır, Aydın, Zafer, Gültekin sakinlikleri ve güleryüzlülükleriyle ortamı ısıtır, Hasan ise güvenli ve kendinden emin kimseyi riske atmadan ekibi sağ salim tırmandırır ve geri getirir… Bir insan bir haftasonu etkinliğinden daha fazla ne bekleyebilir ki?..

Not. Aşağıdaki adresten etkinliğin fotoğraflarını izleyebilirsiniz;

http://picasaweb.google.com/LikyaYolu/KOROGLU22KasM2009#

22 Eylül 2009

BÖLÜM 2

21.04.2009, Salı

13.30- 12.45’te Tengboche’ye ulaştık. Sabah 07.30’da yola çıkmıştık. 3.440 metrelerden 3.600’lere çıkıp 3.200’e indik. Bu seviyeye de 10.30’da ulaştık. Zorlu bir çıkış sonucu bire çeyrek kala hedefteyiz., 3.867 metre.
Daha salaş bir pansiyondayız (Gomba Lodge) ama fiyatlar şimdiden %50 artmış durumda. Yapacak bir şey yok…
Erişte çorbamı içip manastırı ziyarete gideceğim.
Maalesef hava pek insaflı davranmıyor. Yola çıktığımızda günlük güneşlikti. Namche’den çıkarken telefonumu açtım. Peş peşe aşkımdan iletiler geldi… Hemen fırsat bu fırsat yanıtladım… Bu yanıtlamalar sırasında pırıl pırıl güneşin olduğu gün birden göz gözü görmeyen sisli bir ortama dönüşmüştü…
Yahu, soğuk ve hava kapalı olunca keyfim kaçıveriyor… Ufak tefek şeylere kızıyorum… Ama, gel de kızma… Odanın yanında şansıma tuvalet var ama içinde bulunduğum binada maalesef lavabo yok. Tuvalete gireceksin, sabununu havlunu alıp bina dışına çıkıp temizlik işini halledeceksin… Bu kadar aptalca bir şey olamaz… Bu Nepal’lilere özgü bir şey değil. Şu anda kaldığım pansiyon sahibinin kazmalığından kaynaklanıyor.
Neyse, çorbamı içtikten sonra biraz içim ısındı ve rahatladım… Fakat burada oturup ısınmam olası değil. Bari çıkıp biraz etrafı ve de tabii ki manastırı gezerek ısınmaya çalışayım. Sonra da belki internete takılırım…
Dışarıda göz gözü görmüyor. Tengboche Manastırı içinde 35 rahip yaşıyormuş. Genç bir rahip ibadet ettikleri bölümü açıp gezmeme ve fotoğraf çekmeme yardımcı oldu. Olağanüstü ilgi çekici ve rengarenk bir ibadethane. Dilerim çektiğim fotoğraflar duygularımı yansıtır. İbadet sırasında da girip birkaç görüntü almak isterdim.

15.10- Bulutlar iyice her tarafı sarmaladı. 20-25 ötesini artık görmek olası değil. Bakalım bulutların içinden çektiğim fotoğraflar nasıl çıkacak!..
Yahu, ben uçuk muyum kaçık mıyım neyim?... Soğuğu hiç sevmeyen, güneşe aşık bir insan ne yapar dağın başında, anlamam ki!.. Üstelik soğuğun, veya belki de yüksekliğin neden olduğu bir aksırık, çok fazla olmasa da rahatsızlık veriyor. Ben hala tutturmuşum “Dağ isterim, dağ isterim!” deyip duruyorum. Ama hava açık olsaydı hiç böyle düşünmeyecektim;_))) Şu anda eminim görebilseydim Sagarmatha’yı “Hah işte beee… Değmez mi bu eziyete…” diyor olacaktım. Şu anda bir mucize bekliyorum, Sagarmatha’ya yalvarıyorum, “Hiç olmazsa güzel bir gün batımı izletin şu değersiz yaratığa..”
Çevreyi göremiyorum ya, inan fıtık oluyorum. Annapurna ekspedisyonumda yalnız ana kampa ulaştığım gün ve ertesi sabah hava kapatmıştı. Mevsim gereği mi acaba?
54 yaşında benim gibi bücür bir Amerikalı geldi. Onunla konuşurken, onun rehberinin de aynı düşünceye katılması sonucu havanın böyle olmasının mevsim gereği olduğunu öğreniyoruz. Fakat bsen inanıyorum çok güzel günler yaşayacağız.
Manastır dönüşü, ortalık göz gözü görmediği için, bari gidip internetle vakit geçireyim dedim. Aaaa… Dakikası 20 Rupi, saati 1000 Rupi. İşte bu gereksiz bir masraf olacak. Vazgeç… Eeee… Şimdi ne yapacağız? Saat daha üçü yirmi geçiyor. Biraz önce gördüğüm kafeye (bakery) mi gitsem acaba? Belki daha sıcaktır. En az bir yarım saat geçirebilirim sanırım, ama o da masraf be yahu!..

16.20- Bir saat daha geçti. Kafeye gittim kimse yok. Biraz boş boş oturup bir kahve içtikten sonra yine yürüyüşe çıktım…
Ziyaretçi merkezi diye bir bina görünce bir girip bakayım dedim. Manastıra gelir sağlamak için film gösterilen ve çeşitli hediyelik eşyaların satıldığı bir yer. Tam çıkarken gözüme bir poster ilişmez mi? Tengboche Manastırı’nın açık havada çekilmiş bir fotoğrafı. Görüntü muhteşem. İşte görmek istediğim dağlar… Pırıl pırıl… Gel de yakınma!..
Neyse, köyün girişine doğru yürüyüşüme devam ettim. Köye teşrif eden iki güzel yaratıkla karşılaştım. İşte yak öküzleri ile ilk tanışmamız. Takip ettim manastırın yan girişindeki merdivenlerden yukarı çıktılar. Ben de peşlerinden. Bu arada dikkatimi çeken bir şey oldu; benim gibi bir sürü yürüyüşçü manastırdan çıkıyor. Bir şeyleri kaçırdığım açık. Dört genç rahip manastır girişindeki duvarda oturuyor. Gittim yanlarına; “Nedir bu? Ayin mi vardı?” sorusuna, “Evet” yanıtını alınca bozulmadım desem yalan olur. Benim eşek rehber müsveddesi bundan bana hiç söz etmedi. Yarın sabah saat yedide tekrar varmış. Yetişirim sanırım. Eşek herif!..
Dağlarda sinirlenmek yok Rüştü… Hem seni Island Peak’e o çıkaracak, gebesin ona. Kötü bir durum… Herifin her yanlışına, daha doğrusu eksiğine eyvallah mı diyeceğim?
Ülen, bir şeyler istediğim gibi gitmiyor, acaba neden? Manastırdan çıkan bir sürü insan nereye kayboldu? Hepsi de odalarına çekilmiş olamaz. Sanırım ben kafedeyken onlar manastırda, ben pansiyonda oturup bunları yazarken onlar da şu anda kafede olmalı.
Olumlu bir gelişme var; sobayı yaktılar, bakalım etkisini ne zaman göreceğiz, ya da etkisi olacak mı? Biraz önce kafede oturmuş düşünürken vaktin neden geçmediğini buldum. Havanın berbatlığından… Hava güzel olsa ben bütün çevreyi keşfeder, bir sürü fotoğraf çekerek zamanı doldururdum. O zaman da buradaki insanların hiçbirine gereksinim duymazdım. Şimdi fasulyeden nimet oldular!..
Yaşasın bir yarım saat daha geçti ;-)))
Uyuşmaya başladım… Ayaklarım buz, ellerimde de eldiven olmasına rağmen üşüyorum. Çıkıp dolaşsam biraz eminim dönüşte burası bana daha sıcak gelecek. Hem de pilleri kritik durumda olan fotoğraf makinemin pillerini bitirecek, aynı tarz fotoğraflar olsa bile, birkaç poz daha çekerim.

17.55- Aynen tahmin ettiğim gibi, hem, hava bulutlu olsa da alt seviyelerin biraz açılmış olması sonucu biraz fotoğraf çekebildim, hem de döndüğümde ortamı kalabalıklaşmış ve ısınmış buldum. Yalnız bu kadar kalabalık ta çekilir gibi değil. Eee… Sana da yaranılmıyor be oğlum ;-))
Biraz önce dolaşmaya çıktığımda bir başka şey daha keşfettim. Boğacağım bu oğlanı. Ulan ne biçim rehberlik bu? Bir sürü anıt mezarın olduğu bir yer buldum. Dağlarda yaşamlarını kaybeden Şerpa’lar ve batılı dağcılar için yapılmış. Allah bilir daha neler var veya şu ana kadar kaçırdık… Kesinlikle araştırma yapmak gerek. Ne, nerede öğrenmek ve bu çocukların bizi oralara yönlendirmesini istemek şart. Demek ki, burada uygulama böyle. Ezbere gidiyorsan rehberin insafına kalmışsındır demek. Daha önceden sözünü ettiğim Amerikalının elinde bir kitap vardı. Müthiş!.. Her türlü ayrıntı var. Kesinlikle Katmandu’ya dönüşte edineceğim bir tane.
Söz etmeden geçemeyeceğim. Bu ekspedisyon 17 belki 18 gün sürecek. Son gün Katmandu’ya dönmüş olacağız. O güne kadar banyo yok. Nasıl yapacaksın ki? Duşlar bina dışında, havlu yok. Hava acayip soğuk… Zaten zar zor ayarlayabiliyorsun böylesi bir ekspedisyonu, bir de hastalanıp yarıda kesmek kadar acı bir şey olamaz.

19.00- Korku belası canım istemese de yemek yiyorum. Sebzeli kavrulmuş pilav yedim ve şimdi çayımı yudumluyorum. Şiştim beee…
D.B. burasının yoldaki en pahalı yerlerden biri olduğunu bunun da manastırdan kaynaklandığını söyledi.
Bu bölgenin, Khumbu yani Sagarmatha’yı ziyaret için en uygun aylarının Şubat ve Mart olduğunu söyledi. Hem tenha hem de hava pırıl pırıl oluyormuş ama çok ta soğuk. Ekim ve Kasım aylarında da hava açık oluyormuş ancak adım atacak yer bulmakta zorlandığın gibi pansiyonlara ulaştığında açıkta kalma riski de çokmuş.
Bugün de bir sürü insan var ama bu sefer de benim içimde konuşma isteği yok. Sobanın sıcaklığı da mayıştırdı biraz. Olabildiğince oyalanıp saati bira ilerlettikten sonra uykuya gideceğim sanırım.
İlk fırsatta gülüme bir ileti gönderip Fındık’a beni sorarak zavallıyı üzmemesini istemeliyim. Biliyorum kendisi gibi köpeğimizin de beni sevdiğini görmek onu mutlu ediyor, ama ya Fındık üzülüyorsa?..
Biliyorum, oradan oraya atlıyorum ama bu yazılarımın başlığı “Defterimle Sohbetler” değil mi? İstediğim gibi konuşurum. Konuşan ben, dinleyen defterim!.. Bana ne gülüyor, ne kızıyor, ne alay ediyor, ne yağcılık çekiyor, ne, ne, ne!.. Sağolsun beni hiç sesini çıkarmadan dinliyor.
Çok önemli bir ayrıntıyı atladım; bugün yolda bir bağış toplama masası açıp yanında oturarak gelen geçenden bağış toplayan yaşlı bir Şerpa ile karşılaştım. Hakkındaki yazıyı okumak çok zaman alacağı için birkaç fotoğrafını çekip 30 Rupi bağış yaptım (azımsama, benden önce bağış yapan ikisi Amerikalı, biri Çek üç kişi 100 Rupi bağışta bulundular. Eminim benden varlıklılardır.) Yanından ayrıldıktan sonra D.B.’den biraz bilgi aldım. Everest’e çok kereler tırmanan ama 7-8 sene önce, yaşının çok ilerlemesi sonucu, bu işi bırakan 80 yaşın üzerinde bir Şerpa imiş. O günden bu yana topladığı bağışlarla Dingboche-Namche Bazaar arasındaki yolun yapılmasını üstlenmiş. Yol Namche’ye ulaştığı zaman da artık ölebileceğini söylermiş.
Bizim D.B.’nin anlattığı bu. Türkiye’ye, evime geri döndüğümde bunu bir araştırayım, ilginç bir konu. (Yeterince araştırma yaptığım söylenemez ama Pasang Lama Şerpa adı Nepal Dağcılık Derneği yöneticileri arasında geçiyor. 1990-92 yılları arasında Nepal Dağcılık Derneği’nde Birinci Başkan Yardımcısı olarak görünüyor. Bilgi bulmanın en zor tarafı da o bölgede aynı isimden o kadar çok insan var ki… Ama Nepal Dağcılık Derneği’ne yazdım dilerim bilgi verirler.)
Esnemeye ve gözlerimi kaşımaya başladım. Bir masada taşıyıcı ve rehberler kağıt oynuyor, bir masada Amerikalılar sohbet ediyor, bir diğerinde Amerikalı bir çiftle Nepalli bir çift sohbet ediyor, bazı rehberler ve taşıyıcılar da tenis maçı seyreder gibi bir o masayı bir öbürünü dinlemeye ve anlamaya çalışıyorlar. Bizim masada ise, benden genç ama orta yaşlı Amerikalı bir adamcağız ve ben notlar tutuyoruz. Ama benden bu kadar. Esnemekten çenem düştü ve saat daha 19.45.

http://picasaweb.google.com.tr/LikyaYolu/NAMCHEBAZAARTENGBOCHE2009#

http://picasaweb.google.com.tr/LikyaYolu/TENGBOCHE2009#


22.04.2009, Çarşamba

07.55- Sabah 05.30 gibi uyandım. Manastırdaki sabah ayinine gitmek istiyordum, dün öyle düşünmüştüm. Uyanınca, “Amaaaan, boşver, yediye kadar keyif yapıp sonra yola çıkarız”, demeye başladım. Ama baktım saat 06.00’da ayaktayım. Hemen giyinip makinemi elime alarak çıktım dışarı. Hava biraz olsun açıktı o anda. Daha sonra manastırdan sabah duasına çağrılar başladı. Öncelikle bir bateri zili gibi bir plakaya vurulan tokmak sonra iki rahibin deniz kabuklarını üfleyerek yaptıkları çağrılar.
Eh, madem kalktık, madem manastırın burnunu dibindeyim bari girip ayini izleyeyim. İki sıra halinde karşılıklı oturmuş rahipler bir yandan sabah duasını ederken bir yandan da ara ara bir başka genç rahip çay servisi yapıyor. Bu onların sabah kahvaltısı sanıyorum. Bu ritüel bir saat kadar sürüyor ve öğleden sonra bir kez daha tekrarlanıyor.
Budizm her zaman bana ilginç gelmiştir, ateist olmama rağmen, ve bir gün mutlaka üstünde bir araştırma yapmayı kafama koymuştum. Ancak, tanıdığım bir Lama (ki çok istikbal vaat ediyormuş) ve bu manastırdaki Lama’ların davranışı bana itici geldi. Birincisi tüm çevresindekileri birer köle gibi kullanıyordu, ama bu kişisel bir şey olabilir, bundan çok daha önemlisi, ayin sırasında bir rahibin bir uyumaması kaldı. Devamlı esniyor, geriniyor… İnanca nasıl bir saygıdır, anlayamadım doğrusu!.. Bunun yanı sıra, belki ben bazı şeyleri yanlış değerlendiriyorum ama, toplum liderleri örnek olmakla yükümlüler. Lama’lar da toplum liderleri… Ama ben onlar gibi insanları kendi toplumumda lider olarak görmek istemem amam maalesef buradalar…
Ayin sırasında hiçbir şekilde saygısızlık etmeden ve ayin düzenini bozmadan bazı fotoğraflar çektim. Üçayak ve flaş gibi lükslere izin verilmediği için çok zor şartlarda çekilmiş fotoğraflar arasında bir iki tane izlenmeye değer fotoğraf çıktı.
Saygısızlık olmasın diye ayinin bitmesini ve ondan sonra çıkmayı planlıyordum. Ama doğrusu oturma pozisyonum nedeniyle ve ayinin, benim için tabii, gereksiz uzaması sonucu, çıkmak için fırsat kollamaya başladım. Dağlar beni bekliyor… Baktım oturduğu yerden kalkan gidiyor… Yine de dayanıyorum, ama bağdaş kurmayı beceremediğim için bacaklar iflas etmek üzere… Belki ayinin bitmesine 5-10 dakika kalmışken artık bacaklarımın sorun yaratması sonucu topallaya topallaya terk ettim manastırı.
Pansiyona giderek son toparlanmayı yaptım ve o kadar dikkatli sağa sola baktığımı zannettiğim halde pencereye astığım havluyu unuttuğumu ancak Dingboche’ye vardığımda fark ettim. Dilerim burada havlu alabileceğim bir yer vardır.
Bugünkü trek beni en çok zorlayan oldu. 07.45’te yola çıktık, 13.40’ta Dingboche’de kalacağımız pansiyona girdik. Hemen hemen altı saat sürdü. Hala pırıl pırıl hava… lk tanıdıklar, AMA DABLAM (6.812m), LHOTSE (8.414 m), LHOTSE SHAR (8.400 m) çıktı karşıma. Bugüne kadar sadece kitaplardan ve televizyonlardan bildiğim dağlar, yüce dağlar yavaş yavaş beni selamlamaya başladı. Kangtega (6.782 m), Thamserku (6.623 m) ve daha bir sürü heybetli görüntü…
Sanırım 3.800’lerde ağaç faslı bitti. Her taraf toz artık. Ama bu toz öyle bir toz ki kendini kamufle etmekte sonsuz derecede başarılı… Ama günün sonunda bir bakıyorsun girmediği yer kalmıyor. Phakding’ten beri bu böyle ama artık iyice sorun olmaya başladı. İnsanın her tarafına giriyorlar… Daha da beteri, artık solunum yollarına da saldırıyorlar… Boğazımdaki yangıyı faranjite veya bademcik sorununa benzettim. Bugün D.B.’ye bahsettiğimde, tozdandır dedi geçti. Yürüyüş sırasında öylesine berbat bir duruma geliyordu ki sanki boğazım parçalanıyor. Aslında belki gerçekten de parçalanıyor… İnanılmaz bir acı hissediyorum. Soluduğum tozlar sanırım tam yutak bölgesinde ciddi tahrişe neden oldu. Ne kadar süreceğini sorduğumda, D.B. “Artık geri dönene kadar bu böyle…” demez mi!.. Dilerim tırmanışımı olumsuz etkilemez. Şu anda, pansiyonun menüsünde yazana göre 4.260 m, benim Nepal’den aldığım Everest haritasına bakarsan 4.360 metredeyiz.
Tırmanışlarda deneyimli dağcı arkadaşlar bebek adımı ile çok yavaş çıkacaksınız derler. Ben yeni bir sistem geliştirdim; ne adımı kardeşim? Ayak… Ayak… Aldım verdim ben seni yendimdeki gibi, ayak önüne ayak. Soluk almayla ilgili olarak ta, yakın zamanda bir yerlerde okumuştum, bir adımda soluk al ikincisinde ver, al ver, al ver, ritmik bir şekilde… Adımlarını soluk almana veya soluk almanı adımlarına göre ayarla. Bazen ritmi kaçırsam da bu yöntem sayesinde ciğerlerim çok sorun yaşamadı. Bunun yanı sıra bacaklarımda da bir sorun yok, tabii olağan yorgunluğun dışında… O zaman tempom niye bu kadar yavaş? Herhalde gitgide havanın incelmesinden olsa gerek.
Limonlu çayımı ve sarımsaklı çorbamı içtim. Şimdi üşüye üşüye bunları yazıyorum. Yahu, bu soğuğu hiç sevmiyorum (şu anda bunları Temmuz sıcağında yazdığım için bu söylediklerim komik geliyor, zira inanılmaz serinliğe gereksinimim var şu anda: Gece 11.00 ve sıcaklık 26 derece, inanılır gibi değil)…Bu ekspedisyon bitsin bir daha soğuk ortamlardan, yani ısınamadığım ortamlardan, uzak duracağım. Şu yaşadığım andaki koşullar o kadar ilkel ki!.. Ne duş, ne doğru dürüst tuvalet ve en önemlisi ne de ısıtma var. En iyisi, bundan sonra daha lüks olan Avrupa dağlarına gitmek ;-))) Soğuğun en kötü tarafı insanı uyuşturması. Bugüne kadar fena gitmedi ama öyle görünüyor ki gittikçe soğuk artacak. Bakalım o zaman ne yapacağız?!?!...
Saat 16.30 ve deliler gibi uykum var. Şimdi uyursam hem gün ışığını kaçırırım hem de gece hiç uyuyamam, ki o çok daha berbat.
Yahu benim ne işim var buralarda?..
Cancağızım, deftercağızım… Donuyorum. Bir an önce yatsam da sabah olsa ısınsam… Kabahat biraz da ben de sanırım, herkes kaz tüyü kabanla oturuyor ben ise polarla, ama insaf yani kapalı ortamda o da biraz abartılı geliyor bana. Hah işte, sobayı yaktılar, birazdan ısınırım herhalde. Bak, baaak, eldivenlerimi bile çıkardım… Oh, beee…
Biliyor musun geçen seneye kıyasla gelişme var demek ki. Geçen sene Tengboche ve Dingboche’de internet yokmuş, bu sene var, ama kazık ;-)) Namche’de saati 200 Rupi iken buralarda 1000-1200 Rupi, eminim Katmandu’da 200 Rupi’nin de altındadır.
Saat 17.20, 18.30’da yemeğimi hazırlayacaklar, onu yedikten sonra durmak yok, cumburlop buz gibi uyku tulumu. Isıtana kadar yandık!..
Artık yazma faslını bırakıyordum… Dondum, n’apim?..

23.04.2009, Perşembe

07.30 – Bugün dinlenme günü. Yatayım biraz dedim ama yine gün doğmadan uyandım. Güneş yavaş yavaş odama yollamaya başlayınca dayanamadım kalktım. Baktım saat daha altıyı yirmi geçiyor. Ama yine de çevrede bir yığın hareket var.
Çok değişik uluslardan kalabalık bir grup dün Ama Dablam Ana Kampından gelmişlerdi, şimdi de kahvaltı sonrası Everest Ana Kampa gidecekler.
Galiba faranjit oldum. Hiç hoş değil. Nasıl da acıyor boğazım aksırınca… Ballı sıcak limon içiyorum sık sık ama tam anlamıyla ısınamadıktan sonra çok ta yararlı olmuyor. Canım hiç bir şey yemek istemese de omlet ve çapati söyledim. Geçen seneki Explorer grubu arasında sıkı bir espri konusuydu bu çapati. Onlar kıkır kıkır gülerken ben tam anlamıyla şaşkın ve anlamaz bir şekilde onlara bakıyordum. Belki bunu okuyan o dostlardan biri sonunda bana espriyi açıklar. Biraz sonra kendileri ile tanışacağım; bakalım nasıl bir şey!..

11.45 – Aman canım, bizim bazlama ile dürüm arası bir şeymiş meğer. İlk bir iki lokma sonrası zorlayarak yedim. Tabii, bu çapatiyi sevmememden kaynaklanmıyor. Hem iştahsızlık hem de boğazım çok acıyor. Zorluyorum, güçten düşmemem gerek.
D.B. geldi yanıma, onunla uzun uzun laflayınca seninle konuşmaya ara vermek zorunda kaldım. Gelen seneler için tur seçenekleri üzerine konuştuk. Beni en çok cezbeden, Katmandu’dan başlayan, üç günü trekkingle geçen ve ciplerle yapılan 14 günlük Tibet turu. Türkiye’den yol hariç her şey dahil 2.000 lira civarında. Hiç fena değil. Haziran ve Temmuz en uygun aylarmış. Belki 2010 için bir grup düşünülebilir.
Bu ekspedisyonu yapmam benim için çok iyi oldu. Sanki bazı şeyler yaşamımda daha da netleşiyor gibi. Everest hayali hayal olmaktan öteye gitmeyecek sanırım. (Şu anda bunları yazarken yine farklı düşünüyorum. Everest sanki beni avuçları içine almış ve beni hiç bırakmak istemiyormuşçasına sürekli cazibesini sunuyor. Risklerini saklıyor benden. Bilmiyorum bu aşkımız nereye kadar devam edecek ve nasıl sonlanacak…) Bu noktada; bu konuya sonra döneceğim, demişim.
Sabah bahçeye çıktığımızda uyum tırmanışı yapacağımız rotaya şöyle bir göz attım. Dün geldiğimizde D.B. burada bu uyum tırmanışını yapacağımızı söylediğinde kendime son nokta olarak çıkacağım bir hedef belirlemiştim. Biraz dinlendikten sonra, ki doğru dürüst uyuyamamış olmama rağmen, o hedef bana çok komik geldi. Zirve bile yapabilirim diye düşünüyorum.
Sekiz buçukta pansiyondan ayrıldık. Yavaş bir tempoyla arada dinlenerek ilerledim. Tırmanış sırasında belirlediğim bir nokta vardı, oraya geldiğimde zirveye devam edip etmemeye karar verecektim. Belirlediğim noktaya ulaştığımda rüzgar şiddetini artırmaya başladı. Ağırlık olmasın diye polarımı ve eldivenlerimi yanıma almamıştım. Rüzgar ciddi bir şekilde üşütüyor. D.B.’ye kaça çıktığımızı sordum, 4.600-4.650 metre dedi. Yeni bir en yüksek benim için. Buraya bir saat onbeş dakikada ulaştım. Zorlandığım söylenemez, rüzgar bu denli şiddetli olmasa hava tam bir tırmanış havası. Bir-bir buçuk saatte zirve yapmak işten değil. Ama sonuçta hasta olup ekspedisyonu sonlandırmak ta söz konusu.
Bu düşünce zincirimin sonunda büyük bir hızla en yüksekteki chortan’ın yanına 15 dakikada indim. Rüzgarın etkisi burada daha az. Oturup bizi çereleyen olağanüstü dağların görüntülerini içime sindirerek keyif yaptım. Bir ara taşıyıcı yaşlı bir teyze belirdi. Fotoğrafını çekebilir miyim, deyince hemen o uluslar arası iki parmak işaretini yapmaya başladı. Ben bu arada hem fotoğrafını çekiyor hem de, “Bak sana bunun için para verirsem Mao’cular beni öldürür” diyorum ama tabii ki beni anladığı yok garibimin. O sırada D.B. bize doğru gelince teyzem bayağı ürktü ve talepleri bitti. D.B.’ye de sormadım ama sanırım bu fakir insanlar bir şekilde rehberlerden çekiniyorlar.
Tırmanmak… Sanırım ülkemdeki ufak tefek dağlar hariç bu benim son tırmanışım olacak. Bunun en önemli nedeni ise üşümem. Sevmiyorum üşümeyi. Bu sefer bir de boğaz sorunu çıkması iyice bir ışık yaktı kafamda. Dağlar olağanüstü güzel ve çekici ama benim için artık bir noktaya kadar galiba. Ciddi üşümeler başladı ve bugün dahil, artıp azalarak 9 gün daha sürecek.
Şu anda üstümdeki giysilerden de söz etmek ilginç olabilir. Kilot ve atletin dışında; üstte: Kısa kollu bir içlik, uzun kollu bir içlik, avcı yeleği ve polar ceket. Altta: uzun içlik, ince bir pantolon ve ayağımda kalın bir çorap ve bot. Ellerimde de eldiven. Arada kafam üşüdüğünde polarlı ve kulakları da örten bir yün bere, boynumda da eşarp. Bu giysilerle kapalı bir ortamdayım. Sen beni dışarıda mı zannettin yoksa?..
Dışarısı pırıl pırıl bir güneşle insanın içini ısıtırcasına davetkar, fakat olası mı çıkmak?.. Rüzgar deli deli ve buz gibi esiyor. Dışarı çıkmaya korkuyorum, halbuki güneş öylesine davetkar ki!..
Dayanamadım, çıktım dışarı. Rüzgarı az alan yerlerde güneş adeta kavuruyor. İşte o zaman hemen keyfim yerine geliyor. Rüzgarla kucaklaştığımda ise anında keyfim kaçıyor.
Dün akşam ana baba günüydü burası. Tam soba başında sohbet koyulaşacakken baca tütmeye başladı. Sorun çözülsün diye biraz bekledim, ama ne mümkün… Bu soğukta pencereler açıldı ve benim için ortamın tadı kaçtı. Ben de erkenden yattım. Yine doğru dürüst uyuyamadım. Tam dalıyorum soluksuz kalarak uyanıyorum. Bu bütün gece devam etti. Yine de dinlenmiş olarak kalktım.
Bu akşam soba iyice elden geçirildiği için umarım sorun çıkmaz. Belki gelenler de olur biraz sohbet ederiz.
Saat daha iki ve zaman geçmek bilmiyor. İşte yalnızlığın kötü tarafı. Hadi Rüştü, bir cesaret çık dışarıya. Önce üşürsün ama biraz yürüdükten sonra ısınmaya başlarsın… Ha gayret!.. Zaten aklimatizasyon için uyuşukluk hiç mi hiç iyi değil. Hareket halinde olman gerek.
Biraz dolandım. Aslında o keskin soğuk olmasa, ışıl ışıl parlayan güneş nasıl da mutlu edici. Uygun noktayı bulduğunda da ruhunu ısıtıp öylesine mutlu ediyorki insanı…
Sonunda kürkçü dükkanına dönünce baktım soba hala yakılmamış. Tabii, grup yok ya!.. Bizi tek başına adam yerine koymuyorlar. İşte burada rehber gündeme geliyor ama o yok ortalarda. Dayanamadım ve uyardım. Yaktılar. Bir saatten fazla yandıktan sonra biraz içim ısınmaya başladı. Dediğim gibi, söylemesen yakmıyorlar, söylemek gerek.
Bu dağ insanı güneşi çok az görüyor. Öylesine yüksek dağlarla çevrilmişler ki güneş geç doğup erken batıyor. Hava bayağı karardığı halde bir türlü ışık yakmıyorlar. Ben de fakir insanlar düşüncesiyle pek ses çıkarmıyorum. Yemek söyledim, geldi. Neredeyse el yordamıyla yiyeceğim. Sonunda Lama efendi tam bana yakın olan bir tanesini yakmayı akıl etti. Pansiyonun sahibinin erkek kardeşi Budist bir lama imiş ve kendisine çok saygıyla yaklaşıyorlar. Bana biraz zibidi gibi geldi. Umduğum tarzda bir Lama olmadığından belki de. Ablasına masaj yaptırıyor, ayak parmaklarını kurcalıyor, aklı fikri para işlerinde… Nasıl saygın bir potansiyel Lama anlayamadım. Benim bildiğim kadarı ile bu insanlar çok alçak gönüllüler… Az gördüm, çok fikir yürütüyorum belki de!...
Yemek bitti, saat yediye çeyrek var; erken. Oda soğuk burası sıcak. Nasıl terk edersin ki burayı?..
Geçmiş mi benden bu işler? Yoksa istediğimin bu olmadığını mı keşfettim? Olabildiğince hep farklı yerlere gitmek isteyen ben değil miyim? Geçen sene gittiğin yer Annapurna Ana Kamp bu sene ise Everest Ana Kamp. Üstelik bir de artısı var; Island Peak, 6.189 m. Benim yaşımdaki bir Türkün böylesi ilk denemesi (sanırım…) Olsun, sonuçta ikisi de Nepal değil mi? Bir de üstüne üstlük soğuk olunca… Eeeee… Ne bekliyordun? 3.000 metrenin üstüne çıkıyorsun. Bahar olacak değil ya!.. Biliyordun, bunların hepsini biliyordun buraya gelmeden önce… Bırak o zaman mızıldanmayı da zevkini çıkar. Zaten çıkarıyorum ama üşümediğim zaman ;-))) Bak şimdi de heyecanlanmaya başladım. Bir iki gün kaldı, önce Everest Ana Kamp sonra Kalapattar, 5.550 m. Dilerim son iki günde olduğu gibi hava açık olur. Devleri bu kadar yakından görmek müthiş bir ayrıcalık.

http://picasaweb.google.com.tr/LikyaYolu/TENGBOCHEDINGBOCHE2009#

http://picasaweb.google.com.tr/LikyaYolu/DINGBOCHE2009#

24.04.2009, Cuma

16.30 – Yine hemen hemen hiç uyuyamadım. Boğazımın yangısı mahvediyor beni. Uykusuzluk ta cabası. Sabah zor attım kendimi yataktan. Zaten sabahları güne başlamak hep zor oluyor bu son günlerde.
O kadar halsizim ki zor konsantre oluyorum bunları yazarken.
Sıcak bir limon içip suyumu sıcak su ile sıcağa yakın ılıttıktan sonra yola koyulduk. Adımlarım zorla birbirini takip ediyor. 250-300 metre gittik gitmedik boğazımı parçalarcasına bir öksürük ve ardından bir balgam. Yaşamımda ilk kez dünyam kararır gibi oldu. Batonumu düşürdüm ve hemen yanımdaki duvara yaslandım. İyi ki duvar varmış, aksi taktirde yere kapaklanabilirdim. D.B. yanıma geldi, “Yavaş, yavaş” deyip basıp gitti.
Kendimi zorla toparlayıp devam ettim. Tepedeki Stupa’nın yanına ulaştığımda uzunca bir süre dinlendim. Biraz kendime geldim ama halsizlik bir türlü beni terk etmiyor. Otur otur, bu şekilde bir yere ulaşmak olası değil, ha gayret…
Bir yokuş inip uzun hafif bir meyille tırmanışa başladım. Normal koşullarda çok keyifli olabilecek bir parkur, ama gel gör ki etrafımı doğru dürüst görecek halim yok. Bu boğaz yangısı beni perişan ediyor.
Dukla, Dingboche ile Lobuche arasında sanırım orta noktayı oluşturuyor. Dukla Dingboche arası yarı yolda bir başına bir kulübe. Konuşacak halim olmadığı için D.B.’ye oturalım diye işaret ettim. Uzun uzun oturup bir sıcak limon da burada içtim. Biraz kendime geldiğimde yeniden kaplumbağa adımları ile yola devam ettim. İnsan zayıf düştüğünde nasıl da zor geliyor devam etmek.
Adım, adım, adım, adım, adıııımmm… Aksırmaya korkuyorum. Aksırdığımda sanki boğazımı kör bir bıcakla parçalıyorlar. Sonunda uzakta, taaa uzakta bir akarsunun ötesinde tek başına bir bina göründü. İşte Dukla burası imiş. Zar zor ulaştım. Varmış olmak biraz moralimi yükseltti. Saate baktım, 3 saat olmuş.
D.B.’ye durumumla ilgili danışmaya çalışıyorum herif sanki ben senin anan mıyım der gibi davranıyor. Bunlar rehberliği yol göstermek olarak algılıyor sanırım. Benim halimi gören başka bir rehber yardım etmeye çalışarak bana içmem gereken içeceği söylüyormuş ben ise benim konuşmamı engellemeye çalışıyormuş gibi algılayarak çocuğa bozuldum. Üzdüm oğlanı…
Sinirlenmeme neden olan durum şöyle gelişti: Dukla’ya ulaştığımızda ben Island Peak’ten vazgeçtiğimi D.B.’ye söyledim. Safça ve çok yanlış olarak paramın ne kadarını geri alabilirim diye ona soruyorum. Aslında tabii ki benim bu konuda muhatabım o değil. Fakat ben para ayrıntılarına giriyorum, bilmem neden böyle davrandım… Hiç sevmediğim konular aslında bunlar, ama ayrıntılara girerek çocuğu bunalttım… O sıralarda suratındaki ifadeyi görmeliydin sevgili defterim, gözleri şunu söylüyordu, “Ben senin kölen değilim. Benimle dost olursan senin dostluğunu sayar ve sonuna kadar seninle giderim… Ama şu anda sen bana köle muamelesi yapıyorsun…” Şok oldum!.. Hep sevdiğim bu insanlarla bu tarz bir seviyeye inmek beni çok üzdü. Nasıl ve neden bu çocuk üzerinde böylesi onu kızdıracak bir şeyler yaptım bilemiyorum. O karakterde değilim!.. 58 yaşındayım ve bu yaşıma kadar hiçbir insanı kullanmadım, tam aksine kendimi kullandırdım. Ama bu çocuk benim onu kullandığımı düşünmüş hep… Halbuki ben ona hep sevgi, saygı ve dostlukla yaklaşmıştım. Her yaptığına ve her söylediğine sorgusuz güvenmiştim…
Ortam inanılmaz bir şekilde gerildi. Kalktı yanımdan uzaklaştı. Ben de kalkıp tuvalete gittim. Döndüğümde baktım sandalyesini benim oturduğum konuma ters çevirmiş poposu bana dönük oturuyor. Ben de benimkini çeviriyorum ve sanki bu eşekliği başlatan o değilmiş gibi çekip gidiyor… Sap gibi ortada kalıyorum… Bu etkinliği yalnız başıma yapıyor olsam bu kadar yalnız kalmazdım.
Çorba söylüyor ve onu içtikten sonra hesabı ödeyip kalkıyorum. Burada tüm güçsüzlüklerime rağmen Hakan’ın notlarından edindiğim bilgi ile daha güçlü olarak harekete hazır hissediyorum kendimi. Sırt çantamı yükleniyorum, bakıyorum bizim adam kılını bile kıpırdatmıyor. Çok kötü gözlerle beni süzüyor. Yananına yaklaşıyorum:
“Gelecek misin?”
Anlamaza yatıyor. Bu sefer daha sert;
“Gelecek misin gelmeyecek misin?” diye soruyorum. Bunun üzerine oturduğu yerden kalkıp yanıma geliyor;
“Bana ihtiyacın var mı, yok mu?”
“Tabii ki var”, diyorum. Küstah bir el hareketiyle yol gösteriyor.
“Biraz daha centilmence davransan iyi olur,” deyip bebek adımları ile yola koyuluyorum.
Yol gerçekten zorlu. Nasıl hareket edeceğimi bilmiyorum. Tek bildiğim olabildiğince yavaş hareket etmek. Boğazım dışında öyle bariz bir şekilde beni rahatsız eden bir şey yok. Sadece genel bir halsizlik. Herifin temposuna uymuyorum ama sonunda bakıyorum Explorer’daki arkadaşların 2 saatte tırmandıkları bu zorlu rotayı bir saat onbeş dakikada tamamlamışım. Tabii ki iyice perişan olmuş bir şekilde.
Sonunda sürüne sürüne Himalayalar’da yaşamını yitirmiş yiğit dağcıların anıt mezarlarının olduğu yere ulaşıyorum. Fotoğraf çekecek bile halim yok. Bizim herifin hiç umurunda bile değilim…
Tepeye 20 dakika kadar kaldığında yan gözle Sunjae’in koşa koşa geldiğini görüyorum. Çantamı almak için geldiği belli ama mikrop herif bana gelmesine engel oldu. Çocuk bunun üzerine yaklaşamadı yanıma. Bir süre hep yakınımda dolandı. Sonunda ben yanıma çağırdım ve sordum; “Çantamı mı almaya geldin?” “Evet…” deyince çantamdaki su torbasındaki suyu elimdeki şişeye boşalttıktan sonra çantayı taşıması için Sunjae’e verdim. Gerçi bir şey fark etmedi… Zira sorun çantada değil bende…
Anormal halsizim. Anıt mezarların oradan 4.940 m yükseklikteki Lobuche’ye, yol çok çok rahat olmasına rağmen sürüne sürüne bir saate ulaşabildim. Ufaklık sürekli çevremde… Abisi (D.B.) bahşiş yerine havasını alacak, o ise baştaki hesabın iki mislini…
Odaya girer girmez botlarımı bile çıkarmadan yatağa uzandım. Nasıl da kestirmeye ihtiyacım var, ama ne mümkün!.. Daldığım anda soluksuz kalıyorum. Üç-beş denedim ama mümkün değil…
Dışarıda hava pırıl pırıl, tam fotoğraflık ortam ama üşüdüğüm için mümkün değil bir türlü çıkamıyorum dışarıya…
Bu soluksuz kalma ve uyuyamama bu gece de devam ederse bırak yukarı çıkmayı aşağı bile zor inerim. Anladın, di’mi? Ana Kamp ta hayal oldu. İşte bilinçsizce hareket etmenin cezası… Yapabileceğin bir işi, yapmakta sana yardımcı olması için tuttuğun kişinin umursamazlığı ve hiçbir şekilde yardımcı olmaması, hatta seni zorlaması sonucu, yapamadan, başaramadan geri dönmek zorunda kalmak ve bir sürü parayı sokağa atmak…
Island Peak olmasa bile Everest Ana Kamp ve Kalapattar kesinlikle ulaşabileceğim hedeflerdi. Hastalanmak beni kahretti ve tabii ki rehberin umursamazlığı…
Bundan sonra ciddi bir dağ etkinliğine gitmeye karar verirsem bunu kesinlikle Explorer gibi işini bilen ve konusunda ehil bir grupla yapacağım. Ama bu ekspedisyonda şöyle bir gerçek te ortaya çıktı kanısındayım; (kes be aksırık, parçalama artık boğazımı…) benim limitim 4.000-4.500 m civarı. Eh zorlarsam Ağrı ve ayarları. Soğuğu sevmiyorum. Benim moralimi sıfıra indiriyor soğuk… Kısa süreli, iki-üç gün tamam… Fazlası beni yıkmaya başlıyor. Şu anda cayır cayır soba yanıyor ve soba yanmasına rağmen ve de kat kat giyinmiş olmama rağmen üşüyorum. Psikolojim ortamı olumluya yönlendirmede yetersiz kalıyor. Ne karım, ne oğlum ve hatta ne de Fındık’ım moralimi yükseltme çabalarımda destek olabiliyorlar bana. Tam aksine, “Sağlıklı gel, sağlıklı gel… Unut gerisini. Zirveler değil sen bize lazımsın…”, diyorlar. Ve de benim gözlerim hemencecik doluveriyor, saklamaya çalışıyorum bu kalabalıkta koskocaman adamın gözyaşlarını…
İşte gün gibi her şey batmaya başladı. Artık şu ekspedisyon bir an önce bitsin de evime döneyim… Karımı, oğlumu, evimi özledim…

25.04.2009, Cumartesi

13.30 – Gorak Shep’teyiz. D.B. dün akşam burnundan kıl aldırmamaya gayret ederek, Nilam’ı (patron) aradığını ve beni terk edeceğini söylediğini tehditkar bir şekilde bana söyledi. Biraz sıkardı. Sanırım Nilam da aynen bu şekilde tepki gösterdi ki bu konuşmadan sonra sanki benimle daha fazla ilgileniyormuş gibi davranmaya başladı. Ne de olsa ben de gebeydim, alttan aldım.
Kendimi biraz iyi hissedince Lobuche’den geri dönmekten vazgeçtim. Ancak bu gece de uyuyamadım. Yükseklik, düşük basınç ve deniz seviyesine göre neredeyse %50 oranında az oksijen… Tam dalıyorum, anında soluksuz kalarak uyanıyorum. Sabaha kadar böyle sürdü. Acısını yolda çekiyorum. Bir yandan boğazımdaki yangı diğer yandan genel bir halsizlik mahvetti beni.
Yolda perişan bir vaziyette bir kayanın üstüne oturmuş soluk ve güç toplamaya çalışırken önümden bir Japon grup geçti. Kesin 70 yaşın altında değiller. Biri sanki beni mahçup etmek istercesine arkadan gelen en yaşlılarını göstererek,
“Bak o 83 yaşında…” demez mi!..
Adamlar kendilerine bakıyorlar. Ayrıca tuttukları ekip sürekli bir hizmet yarışı içinde. Ama ne olursa olsun zor hem de çok zor yaptıkları iş.
Perişan bir vaziyette Gorak Shep’e ulaştığımda baktım başlama noktasından bu yana üç buçuk saat geçmiş. Yahu ben sürünerek geldim. Nasıl oldu da Explorer’daki arkadaşlarla aynı saatte ulaştım anlamadım.
O kadar halsizim ki, fotoğraf bile çekmek istemiyorum. İçerisi buz gibi. Gölgede dışarısı da öyle ama güneşe çıktığımda iliklerim ısınmaya başladı. Güneş öylesine parlak ve kuvvetli ki defterden yansıması bile olağanüstü rahatsız edici.
Şu anda bulunduğumuz yerden Everest Ana Kamp görünüyor. Ama beni ana kamptan çok çok daha fazla buzulunu turkuaz renkli buzları cezp ediyor. Hem fiziksel hem de ruhi olarak yorgun olmasam gidip görmek için zaman çok. Sabaha bıraktık. D.B. efendi sonunda bir ilacın yardımıyla uyuyabileceğimi söyleme lütfunda bulundu. Pansiyon sahibinde olup olmadığını soracak. Varmış. İki tane satın aldım. Birini bu akşam diğerini de yarın akşam kullanacağım. Dilerim işe yarar. Uykuyu nasıl özledim ve nasıl ihtiyacım var bilemezsin. Zaten bu gece de uyuyamazsam artık adım atacak halim kalmayacak. Nasıl geri dönebilirim bilmiyorum.

26.04.2009 – Pazar

15.30 – İlaç gerçekten iyi geldi ama gece yine de sık sık kalktım. Sanırım idrar söktürücü bir ilaç. Olsun yine de ilk kez uyuyabildim ve biraz dinlenebildim…
Yavrumun yaşgünü (20.04.2009) ile başlayan boğaz yangısı her geçen gün artarak beni perişan etmeye devam ediyor. Adım atmakta zorlanıyorum. Bu durumda artık Kala Patthar ve Island Peak benim için ulaşılamaz hedefler oldu. Normal koşullarda zaten Kala Patthar’ı programdan çıkarırdım. Berbat bir kaya yığınından başka bir şey değil. Everest’i daha iyi görmekten başka bir işe yaramıyor.
Island Peak’e bu sağlık durumuyla çıkmaya kalksam bu D.B. denilen herif kesin beni ölüme terk eder. Zaten şu andaki sağlık durumumla yeltenmeye kalkmam bile olası değil… Şu anda tek amacım bir an önce Katmandu’ya ulaşıp bir güzel banyo yaptıktan sonra bir iki gün dinlenmek…
Bu herif kesin beni telef etmek istiyor. Hakan’ların, sadece dönüş için harcadığı süre olan üç saatte beni, bu halimle, beni bir buçuk saatte kamp yakınlarına götürüp aynı sürede geri getirdi. Ben derdimi işaretlerle anlatmaya çalışıyorum. Konuştukça boğazım acayip acıyor.
Sabah 08.30’da yola çıkmadan önce ne kadar zamanımızı alır diye sorduğumda, “Gidiş bir buçuk, gidiş dönüş iki buçuk saat sürer,” demişti. Ben de zırt pırt durmaktan hoşlanmadığım için herif bunu kullanıyor galiba. Hızlı hızlı gidiyor, bir süre oturup dinleniyor ve tam yaklaştığımda yine depara kalkıyor. “Biraz sen de dinlen,” gibi saçma şeyler onu ilgilendirmiyor. Yahu bazı rehberlere bakıyorum adamlar gayet sevecen ve müşterilerini memnun etmek için pervane oluyorlar. Adam bir tutturmuş, “Ben sıradan bir rehber değil dağ rehberiyim!..”, deyip durur. Hastalığım bir yandan bu herif diğer yandan bu ekspedisyonu bana zehir ettiler.
Yola çıktıktan tam birbuçuk saat sonra, ana kampa yeteri kadar yaklaştığımızda ve de üstelik irtifa olarak daha da yüksekte olduğumuzu görünce, YETER, dedim ve şanlı bayrağımızı çıkararak birkaç poz fotoğraf çektirdikten sonra dönüş yoluna girdik.
Saat tam 11.25’te Gorak Shep’teki pansiyona geri döndük. Yani bu etkinlik üç saatten az sürdü. Olacak iş değil.
Bu rehber benim hedeflerimi yerine getirmemi sağlamak değil onları engellemek konusunda kendisini koşullandırmış sanırım. Zira benim hedefimi bilen ve günlerdir benim potansiyelimi izleyerek yapabileceğim işleri gören bir insan, benim bunları gerçekleştirmem için elinden geleni yapardı. Nasıl mı? Eksiklerimi bana göstererek ve bunları çözmemi sağlayarak her şeyi olumlu bir sonuca ulaştırabilirdi.
Gorak Shep’te yarım saat, kırkbeş dakika dinlendikten sonra bu sefer de Lobuche’ye doğru yola koyulduk. İki buçuk saat sonra Lobuche’ye ulaştık. Son adımlarım neredeyse sürünerek…
Eeee… Şutlasan şu adamı diyebilirsin… Kolay mı? Katmandu’ya dönene kadar gebeyim. Başka türlüsünü ya ben bilmiyorum ya da yok… Bu sefer kötü bir kazık yedik, belki kazık değil de inanılmaz bir şanssızlık!..
İrtifa kaybı irtifa hastalıkları ile ilgili rahatsızlıkların hızla iyileştiği ortamlar yaratır denir. Bugün 500 metre civarında indik. Çok fazla bir iyileşme yok. Yarın ineceğimiz 1.000 metre civarı. Kesin yararını görürüm diye düşünüyorum…

http://picasaweb.google.com.tr/LikyaYolu/DINGBOCHELOBUCHE2009#

http://picasaweb.google.com.tr/LikyaYolu/LOBUCHEGORAKSHEP2009#

http://picasaweb.google.com.tr/LikyaYolu/GORAKSHEP2009#

27.04.2009, Pazartesi

13.45 – Sabah pek istekli kalkmadım, tabii ki. Ağır ağır hazırlanıp, sabah işlerini bitirdikten sonra oturdum zorla da olsa bir omlet yedim. Yanında da “ginger tea” (zencefil çayı). Bizim D.B., hayret, ben yedi buçuğa doğru kahvaltıya oturduktan sonra kalktı.
Sekize beş kala sürüne sürüne yürüyüşe başladım. Yalnız bakıyorum D.B.’de de bir gariplik var. Biraz zorlanıyor gibi. 15-20 dakika sonra da aksırmaya başladı. Kuru kuru, kötü kötü…
Yolumuz genelde iniş ve düz olunca Pherice’ye rahat geldik. Yalnız rüzgar mahvetti bizi… Bu güzergahın en olumsuz yanı bu aşırı rüzgar… Jon Krauker’in kitabından anımsadığım kadarı ile Pheriche’de uluslar arası dört gönüllü doktordan oluşan bir ekip tarafından yönetilen bir hastane varmış. Boğazımdaki sorunla ilgili bir fikir olmak üzere oraya uğradım.
Boston’lu, çok şeker ve ilgili kadın bir doktor beni muayene etti. Olanaklar el verdiğince yaptığı muayene sonucu kısılan sesimi açmaya yardımcı olacak pastiller ve günde bir kere kullanmak üzere 6 tane AZITHRARAMYCIN tablet (Zirocin-500) verdi. Bir de ağrı kesici tabletler verecekti ki ben onları bende harcamamasını ben bendeki Brufen’lerle bu sorunu çözebileceğimi söyledim.
Bir doktor görmüş olmanın iç huzuruyla daha rahat yürümeye başladım. Yine de normal tempoma göre sürünüyorum. Ama yine de bu rahatlıkla D.B.’ye güzel bir yemek ısmarlamak istedim. Aksilik hiçbir yerde servis yok… Lanet olsun… Kırk yılda insan olumlu bir şey yapmak ister ve… Yok… Ulaşamaz isteğine… Devam etmeye kara verdik… Biraz ilerledik, baktım D.B. zorlanıyor, çok kötü öksürüyor.
Onu böyle gördüğümde tepkim aynen şu;
“”Yaaa, hıyarağası, nasıl oluyormuş hasta hasta dağlarda yürümek? Belki şimdi adam olursun!..”
Ben de hastayım ama demek ki o şu anda benden beter. Bana, “Sen devam et, ben seni yakalarım,”dedi. “Emin misin?” dedim “Evet, sen devam et…” dedi. Ben de bunun üzerine başladım yürümeye… Bir süre sonra görüş mesafemin dışına çıktı… Artık göremiyorum onu. Yolumu sıkıştığımda sora sora bulmaya çalışıyorum. İçim sıkılıyor, arkama her baktığımda D.B.’yi görmeyi arzularken karşıma bir boşluk çıkıyor…
Ulan yine kıyamadım, bu halimle bastırıyorum… Hızlan Rüştü, belki Pangboche’de Sunjay’i bulur ve D.B.Ye yardım için onu gönderirsin.
Artık, iyice çaresiz durumdayım… Ne rehberim, yoldaşım, dağdaşım var ne de yol izan biliyorum… Bu durumda yine de bıraktım kendimi duygularıma ve sonunda ulaştım Pangboche’ye.
Hah şurası işte kalacağımız yer diye düşünürken bir sür pansiyonla karşılaştım. İlk birkaçına D.B.’yi tanıyıp tanımadıklarını sordum… Hepsi olumsuz yanıtladı. Dingboche’den köye girişi sordum. Burası hem bizim rotamız hem de Sunjay’in izleyeceği rotanın birleşme noktası idi.
Baktım bu iş samanlıkta iğne aramaya dönüştü döndüm köyün girişine ve bir limonlu çay söyleyerek başladım D.B.’nin gelişini beklemeye. Kerata Sunjay yok ortalıkta. Bir süre sonra D.B. perişan bir şekilde geldi. “Hemen otur… Ne içersin?” “Yok, bir şey istemem…” bile doğru dürüst diyemeden yerinden fırlayıp binanın arkasına gitti. Çıkarıyor… “Yürü… Hemen kalacağımız yere gidelim. Senin yatman gerek…” Hemen yola koyulduk ve bir iki dakika sonra kalacağımız pansiyona ulaştık. Benim üst kat girişte beklememi söyleyip aşağı yemekhane bölümüne yöneldi. Bir süre sonra genç bir çocuk gelip beni odama yerleştirdi. Çantadan defterimi kalemimi aldıktan sonra ben de aşağıya indim. Baktım D.B. uyuyor. Üstünü örttürdüm. Neyse iyiye alamet… Eşek sıpası, şu benim seni düşündüğümün dörtte biri beni düşünsen ne güzel dost olurduk. Belki de o zaman Island Peak’e bile çıkabilirdik.
Dağ kesinlikle yalnız yapılacak iş değil. Neymiş, rehber varmış!.. Al işte, gördün rehberi… Adam sadece seni bir yerden bir yere götürüp belki de bir dağa tırmanmanda yol gösterecek. Gerisi onu hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Ama dağ yoldaşı öyle mi? İkiniz de sürekli birbirinizi kollarsınız ve gereğinde bir sorun olunca hemen müdahale edersiniz. En azından bu konuda teorik olarak bildiğimi böyle ceza çekerek pratikte de yaşayarak öğrenmiş olmam benim için bir kazanç.
Az mi şey öğretti bu ekspedisyon bana!.. Bir kere en önemlilerden biri olan kendime dur demenin zamanını bildiğimi kanıtladı. Dağa yalnız gitmenin ne kadar yapılmaması gereken bir hata olduğunu gösterdi. Böyle bir ekspedisyona çıkarken nasıl bir rehber istiyorsan harfi harfine masaya koymalı imişsin. Ekibin içinde sağlık sorunlarına müdahale edebilecek biri mutlaka olmalıymış. Bunun için de bütçeni ona göre ayarlaman gerekiyormuş. Zira bu tür ekspedisyonlar öyle üç beş kuruşa çıkmıyor. Ayrıca kalmak istediğin yerlerin standartlarını kesin ve net olarak koymalısın. Hiç sanmıyorum lodge’lar arasında uçurum olsun. Zaten ucuz bir ülke… Pangboche’ye geldiğimde aranırken bir pansiyon odasının kapısı açıktı, girişte lavabo ve sonra yatak odası. Bu lavabo konusu çok önemli, bazı kaldığım yerlerde yoktu. Şu anda kaldığımız yerde keşif yaptığımda hemen odanın yanında bir tuvalet buldum ama lavabo yok. Bu tür konuları baştan masaya koymalı. İrtifa yükseldikçe hava da soğuyor, işte o zaman senin söylemene gerek kalmadan rehberin hemen uyarıyı yapıp sobayı yaktırmalı. Çoğu yerde adamlar tezek yaktıkları halde sobayı yakma konusunda ikircimli davranıyorlar. Tekrar değineceğim ama bu rehber konusu çok önemli. Bütün bir ekspedisyonu zehir de edebilir mutlu bir etkinlik haline de getirebilir. Alın benimkini; adam ben hata olduğum halde mola nedir bilmiyor. Bastırıp gidiyor… Yakalayabilirsen yakala… Diyebilirsin ki, “Eeee, canın istediğinde otur keyfine bak, seni beklemek zorunda!..” Hayır, böyle nemrut birisi olursa iş öyle yürümüyor. Surat ediyor, aksilik ediyor, velhasıl ekspedisyonu zehir ediyor. Taşıyıcı çocuğa, “Senle biz yola devam edelim, D.B. burada kalıp dinlensin. Sonradan kendisini toplayıp Lukla’da veya belki de öncesinde bize yetişir.” Tabii çocuk hemen bunu D.B.’ye yetiştirmiş. Biraz sonra, nasıl olmuşsa, biraz mahcup yanıma geldi, “Yok yaaa… İyiyim ben!.. Devam ederiz… Falan filan…” “Neyse, sen iyi ol da!.. Yarın sabah duruma bakarız…”
Bahsettim mi bilmiyorum; Lobuche’den Pangboche’ye bu sabah dört buçuk saatte geldik. İkimizin de hasta olmasına rağmen fena tempo değil. İyi olsa idik, benim tempom üçbuçuk saat, üç saat kırkbeş dakika olabilirdi. Çıkışı hiç sorma!.. İyi olsam bile 6-7 saatten aşağı olmazdı. Tırmanırken bir de oksijen oranının düştüğünü hesaplarsan ne zorlu bir deneyim olduğu çıkar ortaya. Ama inerken öyle mi? Hem iniyorsun, hem soluduğun havanın içindeki oksijen oranı artıyor. Ve böylece vücudunun her yanına giden oksijen miktarı artarken güçleniyorsun.
Bu ülkenin dağ insanları hakkındaki gözlemimi aktarmadan edemeyeceğim. Dağ insanlarında, erkekler olsa da olur olmasa da havasında, kadınlar ise patron ve üstüne üstlük çok geveze.
İnmeye başladık ya, hava yine kapalı, soğuk ve iç karartıcı. Bu pansiyonda yine yalnızım. Gerçi yalnız olmasam ne fark eder? Konuşamayıp insanları mı seyredeceğim? Biraz konuşmaya başladığımda boğazım acıyor ve kuru bir öksürük krizi ona eşlik ediyor. Böylesi sıkıcı hava ve ortamlarda insan bir an önce akşam olsun yatalım ve sonra hemen sabah olsun yola koyulalım psikolojisinde oluyor. Pislik ve üşümek bu duyguyu daha da pompalıyor. Zira Katmandu’ya indiğimde hem sıcak ve hem de, çok daha önemlisi, banyo var ;-))
En fazla dört gün sonra mis gibi olacaksın Rüştü…
Haaa, neyi unuttum diyordum… Bizim oğlan, Sunjay, ilk defa geç geldi, biz lodge’a ulaştıktan yarım saat sonra ulaştı. Hakkını yememek gerek… Yavrum, sürekli gülen yüzü ile o kadar ağır yükümü taşıyor, Keşke o rehberim olsaydı!.. Sonradan fark ettim D.B.’nin yüklerini de taşıyormuş meğer!.. Bir ara D.B. kalktı dışarı çıktı. Yukarıdaki notları o uyurken yazdım. Hemen Sunjay’i yanıma çağırdım. D.B.’nin sağlık durumunu soracağım. Bir baktım elinde minnacık bir fare yavrusu. Acayip sevecen bir şekilde avucunda taşıyor. Bir iki fotoğrafını çektim, bakalım nasıl çıkacak!..
Üşümeye başladım. Berem de yanımda değil. Hemen odama çıkıp onu aldım. Döndüğümde baktım D.B. dışarıda yine çıkarmaya çalışıyor. Ama nafile. Midesinde bir şey kalmamış… O da ben de odalarımıza çıktık. Ben biraz odada oyalandıktan sonra dışarı çıktım. Çıkarken baktığımda kapısı aralık ve berbat bir durumdaydı. Üfff… Yüreğim parçalanıyor ve artık korkmaya başladım.
Buyurun bakalım!.. İşte bu basit bir kalite farkı değil mi? Yandaki lodge’un bacası tütüyor, ben ise burada donuyorum. Bu hasta garibe reva mı bu? Derken çocuk geldi sobayı yaktı ))
Yahu, ben gerçekten sevmiyorum bu soğuğu. Hele bir de hava hem kapalı hem de soğuksa benim ruh halim için durum iyice vahim.
Biliyor muydun? Vücudumuzda, sırasıyla, en hızlı ısı kaybettiğim yerler neresi? Baş, ayak ve el… Yahu, ne biçim adamım ben be? Hem soğuğu sevmiyorum hem de yüksek irtifa dağcılığı peşinde koşuyorum. Deli miyim, neyim? Anlamıyorum, nasıl bir iş bu? (Herhalde buna çelişkilerin aşkı denilebilir…) Önceki sayfalarda dağcılığa neredeyse küfür ederken, irtifa kaybetmeye başlayınca, bak irtifa kaybetmeden söz ediyorum şurada 300-500 metre indikten sonra ve de dağlardan uzaklaşmadan. Şu sözlerime bakar mısın?
Bir daha yaparım, ama iyi bir ekip ve ekipmanla… Ama, doğrusu da bu değil mi? Ama bu ekspedisyonum da her şeye rağmen değerdi. Boyumun ölçüsünü almama rağmen. O bile bir ders değil mi?.. Her ciddi iş gibi, dünyanın en ciddi işlerinden biri olan dağcılığı da çok ama çok ciddiye almak gerektiğini öğrenmiş olmak az şey mi? Bilmiyor muydun? Biliyordum, ama yaşamadan kazınmıyor bir yerlere, teğet geçip gidiyor…
Birilerinden ciddi destek ve yardım almak gerek. Anakara’da otur, Adilcevaz’da bir dağcılık kulübünün üyesi ol, olacak iş mi? Ben laf olsun diye mi üye oldum? Türkiye Dağcılık Federasyonu’nun eğitimlerine ve de tabii ki kendi kulübümün eğitimlerine katılabilmek için üye oldum. Sağolsun, bir arkadaşımız, sırf lisans çıkartmak istiyorum düşüncesiyle bana yardım ettiğini düşünerek yaptı bu işi… İyi de lisans benim ne işime yarıyor? Her şeyi bir kenara bırak, bir kulüp kartım bile yok. Bu sefer Ankara’ya döner dönmez Adil’den lisansı bana yollaması için bir rica mektubu yollayacağım. Sanırım kırmaz. Şimdi aklıma takıldı, yahu!.. Bu arkadaşlar yıllık Olağan Genel Kurul toplantısı yapmazlar mı? Yaparlar da, üyelere haber vermeden kendi aralarında mı yaparlar? Dur bakalım, anlayacağız!..
Burada insanın zamanı hiçbir yerde olamayacağı kadar çok. Tüm doğada böyle ama dağlar bir farklı. Onun için, işin yoksa, düşün babam düşün!.. Kitapları da akşamları hariç okuyamıyorum… İlginç!.. Gerçi düşüncelerin çoğu ipe sapa gelmez, boş şeyler ama böylesi daha iyi. Daha ciddilere geçersen, aynen mapushane veya hastanedeki gibi yıkabilir insanı… Yalnızken ve hele dağdayken, kaçacaksın alabildiğine ciddi düşüncelerden. Hele benim gibi bunları söylerken bile bir hoş olan bir insansan…
Yaa… Ne diyordum? Buranın dağ insanı olağanüstü, kadını erkeği… Benim yürürken bile zorluk çektiğim yerlerde koşa koşa gidiyorlar. Benim taşıdığım 6-8 kilo iken ufacık bebeler bile cılız vücutları ile en az 30-40 kilo yük taşıyorlar. Hem de o zor. O engebeli dağlarda…
İnanılmaz güçlüler!...
Oğlanın (D.B.) durumu berbat. Buraya geldiğimizden beri kustu devamlı. Bir şey de çıkarabildiği yok ki!.. Sonunda hastaneye gitmeye ikna oldu. Sunjay’i de yanına alarak, onun yürüyüşüyle 4-5 saatlik mesafede olan Khunde’deki Hillary Hastanesine doğru yola çıktılar. Saat: 17.50. Hava da yakında kararacak. Çok dengesiz zaten. Dilerim, kazasız belasız ulaşırlar. Kahretsin yahu!.. Benim tırıvırı hastanedeki muayenemden sonra her şey yoluna girdi artık diye düşünmüştüm. Benim için sorun yok. Kaldığım pansiyon D.B.’nin kuzeninin. Kuzeninin eşi yarın sabah bana bir taşıyıcı ayarlayacak. Eşyalarımı o Namche’ye götürecek. Eğer iyileşirse, D.B.’de yarın Namche’ye gelecek. Yok, iyileşmedi, her ve koşulda Sunjay’i bana yollayacak ve bir şekilde Katmandu’ya dönüşümü sağlayacak. O beceremese bile ben artık bir yolunu bulacağım. Önemli olan, oğlan kazasız belasız hastaneye ulaşabilsin. Anlamam bu işlerden ama, gıda zehirlenmesi mi acaba?
Neyse, eminim iyi olacak. Ayrıca beni için birçok yönden öğretici olan bu ekspedisyon dilerim ona da bir iki şey öğretmiş olsun. Hay Allah, be!... Bir an önce şu hastaneye kazasız belasız ulaşabilseler… Karanlığa kalacak olmaları beni kaygılandırıyor.

http://picasaweb.google.com.tr/LikyaYolu/GORAKSHEPEAKPANGBOCHE2009#

28.04.2009, Salı

07.15 – “HER YENİ DOĞAN GÜN İÇİNDE MUTLULUĞU SAKLAR…”
Diyelim, zira berbat bir kapanış yaptık dün akşam, çok kötü bir kapanış. Altıya on kala Sunjay ve D.B. hastaneye doğru yola çıktılar. Bir süre sonra yemeğimi söyledim ve o arada saat yediyi on geçe gelen telefon tüm iştahımı kapattı. Huylandım çünkü… Tahmin etmiştim D.B. veya Sunjay’den geldiğini. Telefondaki Sunjay imiş. Çocuk sorun olduğunu ve yola devam edemediklerini, onları almak için Pangboche’den yardım istediklerini söylemiş. Gençler hemen gerekli düzenekleri hazırlayıp hızla yola çıktılar.
Biraz sonra ben de odama çekildim. Kaldığım oda kapıdan girişte koridorun sonunda ve benden başka kalan yok. Bir saat kadar sonra koridorun başında ayak sesleri duymaya başladım. Yine lanet olsun!... Bu gerçekten hiç hayra alamet değil!.. Adımlar gittikçe odama yaklaşıyor… Yok, yok… Bu yeni bir müşteri… Sesler kapımın önünde durdu… Tak. Tak. Tak…
“Ne var?”
“Efendim, D.B.’yi buraya getirdik. Size son bir şey söylemek istiyor…”
Ne demek ulan son? Sanırım dil yetersizliği… Hemen botları geçirip indim aşağı. D.B. inanılmaz derecede kötü bir durumda.
“Yahu, neden buraya kadar getirip vakit kaybettiniz? Doğrudan hastaneye götürseydiniz ya…”
“Sizi görmek istedi!..” Yahu, ne kadar mantıksız… Oğlan berbat durumda ve onlar onu beni görmek istediği için geri getiriyorlar… Manyak mı bunlar?.. Bakın işte, ağzını bile açamıyor… Konuşması ne mümkün… Sıkı sıkı ellerini tutuyorum… “Tamam, dostum… Kurtulacaksın!.. Seni dostların hastaneye yetiştirecekler. Sık dişini.. Dayan beee…”
“Bırakın şimdi benimle görüşmesini, ne yapıp edin hemen Hillary Hastanesine yetiştirin!..”
Köyün bütün genç ve güçlü delikanlıları bizim lodge’a yığıldılar… Bir sürü konuşma… Ben, “Hadi!..” diyorum, onlar, “Tamam” diyorlar… Ama her saniye kıymetli. Bir küfeyi sıkı bir uğraş sonunda D.B.’yi taşıyacak bir hale soktular ve hızla yola koyuldular. Sıkıntılı bir şekilde uğurladım.
Gariptir ki, Nepal’e geldiğim günden beri ilk defa bugün sabaha kadar deliksiz uyudum. Boğazım da sanki daha iyiye gidiyor. Bu sabah kendimi iyi hissediyorum. Tek kaygım taşıyıcı çocuk. D.B.’nin kuzeninin en küçük kayınbiraderi. Adı, Utrabadur. Tamam Sunjay’de yaş olarak küçüktü. O, 19, bu, 18 yaşında ama en fazla ondört gösteriyor, çok sevimli, yakışıklı ama bir o kadar da tıfıl… Yavrum ya, o kadar yükü nasıl taşıyacak? Şu dört gün bir geçse de taşıma işinden kurtulsam…
Hala D.B.’den haber yok. Buradakiler, “What is your name?”, “Good morning..” “How old are you?” gibi temel birkaç şeyin dışında İngilizce bilmiyorlar. İletişim bazı anlarda, hele konu ciddi ise, inanılmaz derecede zor. Bakalım Namche’ye kadar Utrabadur’la halimiz ne olacak.

15.45 – Kahretsin yahu! Ne berbat bir ekspedisyon oldu bu!.. İnanamıyorum, nasıl bir şey bu?.. İki üç kez taşıyıcı çocuğa bir iki şey ısmarlamak dışında, ki bu da yarım saat, kırkbeş dakikamızı almıştır, hemen hemen hiç durmadığım Pangboche-Namche yolu bir türlü bitmedi. Yorulduğum anlarda sadece yavaşladım, durmadım dinlenmek için, ve sonunda bıktıra bıktıra bu güzergah altıbuçuk saatte bitti.
Hemen ufaklığa D.B. ile ilgili bilgi alması icin nereye telefon etmesi gerekiyorsa etmesini söyledim. Birisini aradı. Kimi aradı bilmiyorum!.. Uzun uzun konuştular. Telefon kapandıktan sonra bakıyorum bana bir şey söylemiyor, pansiyondaki oğlanla sohbet ediyorlar. Sonunda dayanamadım:
“Eeeee?..”
Velet doğru dürüst İngilizce bilmiyor. Neyse ki pansiyonda çalışan çocuk hiç te fena değil, bana dönüp,
“D.B. ölmüş!..” demez mi!......
Lanet olsun… Nasıl, filan derken sinirlerim gittikçe gerilmeye başladı… Aramızda ufak tefek ne geçmişse geçmiş… Kahretsin… Yahu, çocuk daha 27 yaşında… Öfffff…
Şeytan bir an önce buralardan uzaklaş ve bir daha geri dönme diyor. Nasıl istiyorum şu anda canım ülkeme giden bir uçakta olmayı… Nasıl? Bilemezsin!.. Ufff…
Bu ülke bana iki yıl içinde hem inanılmaz mutluluklar hem de acılar tattırdı… Nasıl bir ülke burası?.. Yokluklarla varlıkları aynı anda yaşatıyor insana…
İnsan seyahatlerini keyiflenmek, dertlerinden, sorunlarından uzaklaşmak için yapar. Şu benim seyahatimin haline bak be!.. Ekspedisyonumun planlandığı gibi gerçekleşmemesi bir yana, ki inan hiç umurumda değil, yok şu kadar para içeri girmişsin falan, hiiiiç ama hiiiiiç umurumda değil, günlerini, ne kadar yakınlaşamasan da birlikte geçirdiğin gepegenç bir insanı yavaş yavaş ölüme giderken gözlemişsin. O yüzündeki yalvarırcasına bakışlar, o halinde dahi beni hayal kırıklığına uğrattığı için konuşamadığı halde özür dilemeye çalışmalar… Yüreğim parçalana parçalana seyrederken bir şey yapamamak!..
Üfff… Lanet olsun beeee!...
Bir an önce gitmek istiyorum buralardan. Lanet olası Nilam da ayarlamaları yapma konusunda beni aramadı. Karıcığımla yazışsam sanki daha kötü olur gibi geliyor… Evet, evet… Ona şimdi söylememeliyim… Farklı şeyler de düşünebilir… Sadece D.B.’nin rahatsılandığını ve yerine yeni bir rehber ayarlayacaklarını söyleyeyim…
İnternetin başındayım ama içimden kimseye bir şeyler yazmak gelmiyor… Uçağa binmeden en az iki-üç hafta öncesinden sanki böyle bir şeyler olacakmışçasına huzursuzlanmaya başlamıştım. Çoğu zaman ağzımı bıçak açmıyordu. Böylesi bir ekspedisyon öncesi hiç yapmadığım bir şey yapıyordum; çok içki içiyordum. Oya’m da halime bakıp, “Gitme istersen,” deyip duruyordu… Benden gelen yanıt ise hep aynıydı; “Hiiiiç sorun yok… Bu ekspedisyona gitmeyi çok istiyorum ve hazırım…” Aslında hazır da değildim… Ruhen… Neden bilmiyorum…
Khunde’den, D.B.’nin vefat ettiği yerden Sunjay aradı. Utrabadur benimle ilgili dökümanları mutlaka getirmesini söylemiş. Sunjay çantaya polisin el koyduğu için bizi aradığını söylemiş. Çantaya değil benim uçak biletine, izin belgesine ve benim için gerekli olan başka belge varsa onlara gereksinimim olduğunu söylemesini istedim. Zaten o da polislerin yanından telefon ediyormuş, onlara konuyu açınca tabii ki gerekli evrakları vereceklerini söylemişler. Sunjay o belgeleri alıp buraya, Namche’ye gelecek. Lukla’ya kadar artık onunla gideceğim. Utrabadur geriye dönecek.
Şu Nilam bir an önce arasa da Katmandu’ya gidecek uçağım kesinleşse...
Şu anda rahatsızlığı devam etse ve günlerce hastanede yatacak olsa D.B.’yi beklemek en ufak bir şekilde koymayacak, biliyor musun?.. Ama onun gitmiş olması sonucu benim buradan bir an önce kaçmam gerekiyormuş duygusuna itti… Hemen!..

19.45 – Resmi izin işleri Namche’de hallediliyormuş. Bizim Sunjay’in bundan haberi yok tabii ki… Bir konuşma sırasında birileri uyardı beni ve hemen o işi hiç sorun olmadan aradan çıkarttık.
Nilam aramayınca ben tekrar aradım. Her şeyin yolunda olduğunu ve en baştaki pazarlığımıza göre benim rehberim olması gereken Raj Kumar’ın yarın Lukla’ya geleceğini ve yolda bizi bulacağını söyledi.
Sunjay’de eşyalarımı götürme konusunda yardımcı olmak için burada. Şu ana kadar Lukla’ya değin sorun yok gibi görünüyor. Dönüşü (Lukla-Katmandu) 1 Mayıs olarak ayarlamış Nilam. Bütün bunları öğrendikten sonra biraz rahatlayıp internet kafeye gittim.
Posta kutumu temizledim. Bir iki iletiye baktım. Kimseye yazmak gelmedi içimden. Ölüm gibi bir haberi vermek hiç hoş değil… Biraz canım karımla yazıştım. Fakat Q klavye olduğundan bir saat ancak dayanabildim ve sonunda oradan ayrıldım.
Kaldığım pansiyona dönüp yemeğimi yedim. Sütlü çayımı yudumlarken bu satırları karalıyorum. Beş dakikaya kadar da odama çekilip biraz okuduktan sonra uyumaya gayret edeceğim ve bu olumsuz günü bir daha başlamamak üzere sona erdirmeye çalışacağım…
NAMCHE’DEYİM AŞKIM
Tuesday, 28 April, 2009 3:47 PM From: "A. Rustu Hatipoglu"
To: "Oya Hatipoglu

CANIM AŞKIM,
BU SEFER BANA HER ŞEY O KADAR UZAK VE YALNIZ GELDİ Kİ... BİR DAHA BU KADAR UZUN SOLUKLU BİR EKSPEDİSYONA ASLA SENSİZ GİTMEYECEĞİM... HERŞEY DE BU DUYGULARIM DOĞRULTUSUNDA PEK İSTENİLDİĞİ GİBİ GİTMEDİ... AMA EMİNİM BİR SİZE KAVUŞAYIM GÜZEL OLAN PEK ÇOK ŞEY O ZAMAN DAHA FAZLA AKLIMA GELECEK.
YAVRUMUZUN DOĞUM GÜNÜNDE BAŞLAYAN BİR BOĞAZ YANGISI HER GEÇEN GÜN ARTARAK DEVAM ETTİ VE BENİ OLAĞANÜSTÜ GÜÇSÜZ BIRAKTI. ÖNCE ISLAND PEAK TIRMANIŞINDAN VAZGEÇTİM. OLASI DEĞİLDİ... YAPACAK EN UFAK BİR GÜCÜM KALMAMIŞTI… SONRA NEREDEYSE LOBUCHE`YE ULAŞTIĞIMIZDA EVEREST ANA KAMP VE KALAPATTAR`DAN DA VAZGEÇECEKTİM, BACAKLARIM VE GENEL OLARAK TÜM VÜCUDUM AŞIRI GÜÇSÜZ DÜŞMEYE BAŞLADI. SABAH KALKTIĞIMIZDA KENDİMİ BİRAZ İYİ HİSSEDİNCE GORAK SHEP`E DEVAM KARARI ALDIM AMA NEREDEYSE SÜRÜNEREK GİDİYORUM. NEYSE SONUNDA ULAŞTIK. ARTIK BİR ADIM KALMIŞTI ANA KAMPA...
KALAPATTAR`A BIR BAKTIM KÖTÜ BİR TAŞ YIĞINI, BU HALİMLE ÇIKMAMI CEZBETTİRECEK HİÇBİR ŞEY YOK, SADECE EVEREST`İ DAHA İYİ GÖRÜYORSUN O KADAR. HASTA OLUNCA HİÇ ÖNEMSEMİYORSUN. SİLDİM PROGRAMDAN. AMA DEDİM ANA KAMPIN HİÇ OLMAZSA YAKINLARINA ULAŞMAM GEREK.
ERTESİ SABAH ZORLA DA OLSA ÇIKTIM YOLA... AĞIR, AĞIR, AĞIIIIR... İLERLİYORUM. BİR SÜRE KOYMUŞTUM KENDİME ÇÜNKÜ D.B. NORMAL ŞARTLARDA ANA KAMPA BİR BUÇUK SAATTE GİDİLDİĞİNİ SÖYLEDİ. BEN DE BU SAATİ DURUŞ VE GERİ DÖNÜŞ SAATİ OLARAK ELE ALDIM. TAM O SÜRENİN SONUNDA ARTIK TAMAM DEYİP DURDUM, 5400-5450 METRE, AĞRI`DAN DAHA YÜKSEK. ARKAMDA ANA KAMP VE EVEREST`İN UCU VE BAŞKA DAĞLARLA ELİMDE BAYRAĞIM FOTOĞRAFLAR ÇEKTİRDİKTEN SONRA GERİ DÖNDÜK...
ADIM ATMAK EZİYET HALİNE DÖNÜŞMÜŞTÜ. AMA HİÇ OLMAZSA BU KADARINI DA GERÇEKLEŞTİRMEKTEN ÇOK TA HOŞNUTTUM.
ÖKSÜRÜK VE BOĞAZ YANGISI YAVAŞ YAVAŞ AŞAĞILARA İNME ÇABASINDA. HIZLI BİR ŞEKİLDE İNMEMİZ GEREK. İKİ GÜNDE 1500 METRE CİVARINDA İNİNCE HİÇ OLMAZSA GÖĞSÜME İNMESİNİ ENGELLEMİŞ OLDUM.
ŞİMDİ NAMCHE`DEYI-İM. YARIN PHAGDING`E İNECEĞİM. BU ARADA REHBER RAHATSIZLANDI YENİSİNİ YOLLUYORLAR. BİZ TAŞIYICI ÇOCUKLA YOLA DEVAM EDECEGİZ.
BİR AN ÖNCE ŞU GÜNLER GEÇSE DE YUVAMIZDA KOYUN KOYUNA OLSAK...
BU KLAVYE Q KLAVYE O YÜZDEN BU KADAR YAZMAK YORDU BENİ...
İKİNİZİ DE VE HATTA İNANMAZSIN FINDIK`IMIZI DA ÖZLEMLE DOYASIYA ÖPTÜM...
AŞKIM, HAYATIM BENİM...

Not. BİRKAÇ GÜN HABERLEŞEMEYEBİLİRİZ, MERAK ETME...


29.04.2009 – Çarşamba

13.45 – Shangri-la Guest House – Phakding
Olmuyor… Tabii bu kadar tatsızlıktan sonra nasıl gülsün bana dünya?.. Aslında gülüyor ama görmeye çalışmak gerek. Ben de öyle yapıyorum. Zorluyorum kendimi, çevredeki ayrıntılarda gizlenen güzellikleri görmeye … Bazen olmuyor da değil hani… Ama bir iki kuş, kelebek, olağanüstü güzellikte rengarenk çiçekler, çağıl çağıl çağlayan sularıyla ve yolculuğumuzun son etabında sürekli bize eşlik eden zümrüt yeşili ve pamuk beyazı karışımı akan nehir… Uzaklaştırıyor biraz da olsa kederlerimden beni…
O kadar umursamaz, o kadar vurdum duymaz bir şekilde yürüyorum ki ben bile bu işe şaşırıyorum… Türkiye’mdeki trekking grupları bu tempo ile yürüdüğümde kesin beni atarlar gruptan… Normal koşullarda rahatlıkla 3 saatte katedeceğim mesafeyi dörtbuçuk saatte bitirdim. Bu arada dikkatimi çeken çok önemli bir konuya tanık oldum; aynı güzergahı yürüdüğümüz bir sürü insan deliler gibi hız yapıyorlar. Merak ettim, neden geldiler buralara acaba?.. Neden böylesine delicesine hız yapıyorlar? Acaba, benden farklı bir yere gidip daha değerli bir şey geçirme peşindeler mi? Nereye yetişmeleri gerekiyor? Anlamıyorum… Doğa yürüyüşü keyif almak için yapılan bir etkinlik değil mi? Bir yerlerde bir yanlışlık var… Normal yaşamlarında zaten öylesine delice bir hız içindeler ki bari şurada biraz işin keyfine baksınlar… Ben bugün 4.5 saat yürümüş olmamam rağmen, yalnız akıldan çıkarmamak gerek bu 4.5 saat Türkiye’mizde bizim yaptığımız doğa yürüyüşlerine hiç benzemiyor, iniş çıkışlar o kadar sert ki insanı ciddi anlamda yıpratıyor., hiç mi hiç yorulmadığım gibi o bitirici çıkışlar ve dizleri mahveden inişler beni rahatsız etmedi…
Yaşamında tüm konularda temponu kendin belirleyeceksin… Yaşamını başka bir insanın temposuna uyarlamaya çalıştığında bitmişsin demektir… Temponu, her konuda, sen ayarlayacaksın…
Hazır böyle doğa yürüyüşü tekniğinden bir örnek vermişken bakalım birkaç ipucu daha verebilecek miyim?...
İlk yol gösterici ipucu; nefes konusu her zaman çok önemli, özellikle çıkışlarda, yani tırmanışlarda… Zorlanmaya başladığında yapman gereken en önemli şey bir adımda nefes alacak diğer adımda vereceksin. Böylece en çıkılmaz diye düşündüğün yüksekliklere çıkabilirsin..
Dağcılıkta baton kullanmak şart… Hem inişlerde ve de çıkışlarda… Dik inişlerde ek bir bacak oluyor sana ve dengeni koruyor, aynı zamanda dizine fazla yüklenmemiş oluyorsun… Çıkışlarda da sanki yukarıdan birsi seni çekiyormuş gibi daha rahat çıkıyorsun.
Uzun soluklu ekspedisyonlara çıkacaksan ilk yardım malzemelerini büyük bir hassaslıkla tamamlayacaksın. Yok ağırlık yapar, yok yer kaplar demeyeceksin. Benim yaptığım gibi yalnızca ağrı kesici ve ishal ilacı almayacaksın. Soğuk algınlıklarına karşı, yüksek irtifaya karşı (sanırım bunun adı DIAMOX) gerekli ilaçları bulunduracaksın.
Her şeyden önemlisi, suyu olabildiğince fazla tüketmelisin (günde en az 2-3 litre) ve iştahını sürekli açık tutmaya çalışmalısın. Olağandan daha fazla yemelisin. Hiç öğün atlamamalısın. Ayrıca içtiğin suya mineral desteği için toz karışımlar (TANG gibi…) katabilirsin.
Şapka, gözlük ve eşarp zaten yanında ama bunların yanı sıra çok kullanışlı bir şey önereceğim; BUFF. Bunu bere gibi (güneşe karşı), kafa bandı veya boyun bandı olarak (terlemeye karşı) ve maske olarak (toza ve solunan soğuk havaya karşı) kullanabilirsin. Numaralı gözlük taktığım için maske olarak kullandığımda bende biraz sorun yarattı. Gözlüklerimin buğulanmasına ve görüşümü olumsuz etkilemesine neden oldu.
Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Daha gelirse eklerim.
Yolda birkaç kişi ile D.B. konusunu görüştük. Genel kanı kaçak içki ile zehirlenme. Zaten gözlemlerim de hep o doğrultuda idi. Bunun otopsi sonucu kanıtlanacağına eminim. Sabah Namche Bazaar yönüne giden helikopter herhalde D.B. için gelmiş olmalıydı. Görecek o katil gününü!..
Phakding’e on-onbeş dakikalık bir yolum kalmışken bir de ne göreyim, Raj Kumar yanında üç kişi ile birlikte Namche’ye doğru gidiyor.
“Hayrola?!?!?!..”
Biraz mahcup,
“D.B.’yi dağda gömmeye karar verdik.”
“Yahu, hani otopsi?”
“Olmayacak…”
“Yani o kaçak içkiyi üreten pislik insanları zehirlemeye devam edecek!..”
“……………”
Biraz daha konuştuk ama benim keyfim iyice kaçtı. Sırf para yüzünden oğlan için son görevlerini bile yapmıyor mikroplar. Helikopter kiralamak, tabii ki, 2.000-2.500$ civarında. Olur mu? Patronun eli yanar cebine sokarsa. Dünya paranın egemenliği altında olunca bu son tabii ki kaçınılmaz. 1 Mayıs’tan iki gün önce… Alay eder gibi!..
Dün internet erişiminin olduğu Namche’ye geldiğimde dostlara, canlara bir şeyler yazmak hiç mi hiç içimden gelmedi. Artık Katmandu’da… O notu da şimdiden hazırladım.
Ekspedisyon ipuçlarına dönersek, yurtdışı etkinliklerinde rehber alacaksan mutlaka ve mutlaka senin dilini bilen veya bildiğin başka bir dili konuşabilen rehber ayarlamalısın. Ayrı kültürlerin insanları olduğunuz için yanlış anlamaların olması kaçınılmaz. Eğer karşındaki hassas b.iri ise alınması işten bile değil, bu da istenmeden tatsız gelişmelere neden olabilir. Örneğin, mesajını iletmek için uğraşırken fıtık olabilir ve ses tonunu yükseltebilirsin (sanki ses tonunu yükselttiğinde daha iyi anlayacakmış gibi) ve bu da karşındaki kişi için kırıcı olabilir. Rehberin dil bilgisini kesin olarak yola çıkmadan önce sınayın. Biz, D.B. ve ben, daha ofisteyken çok basit bazı şeyleri D.B.’nin anlamadığını fark edip oradakilerin çeviri konusunda yardımını almıştım. Ama yine de bir sorun yaşayabileceğimize hiç ihtimal vermemiştim. Maalesef yanılmışı, sorun yaşadık. Dil bilmeyince yanlış anlamalar kaçınılmaz oluyor.
Kalmak istediğin yerlerin standardında daha baştan açık ve net ol. Nasıl bir yerde kalmayı tercih ettiğini önceden söyle ki daha sonra sorun yaşama. Örneğin, aynı köyde lavabosu ve tuvaleti odada, veya en azından bina içinde olan pansiyonlar varken rehber kendi tanıdığı veya anlaşmalı olduğu bir pansiyona götürebilir. Bu durumda, bina içinde hiç lavabo olmayabilir ve tuvalet te dışarıdadır. Bunu düşünebilir misin? Gece dışarısı resmen buz kesmiş ve sen sıcacık uyku tulumundan çıkıyor, tuvalete gitmek zorunda kalıyorsun. Tam anlamıyla, cehennem azabı…
Bir de, bu Nepal için geçerli, yemek yenilen salonun, olası ise, odaların altında olmasına dikkat et. Genelde akşam soba yakıyorlar ve yukarıdaki odalar da ısınıyor. Sen yattıktan sonra bir süre dahi olsa sıcak bir odada uyuyabiliyorsun. Tırmanırken, hemen her konakladığım yerde donduğum halde daha fazla donmayı beklediğim son durakta (Gorak Shep) ki en yüksek (5.147m) konaklama yerimizdi, aynen yukarıda sözünü ettiğim gibi bir pansiyonda kaldım. Olağanüstü bir keyifti. Düşünebiliyor musun, sanki sıcacık evimde soyunup yatağıma girer gibi hiç üşümeden soyunup uyku tulumuma girdim. Tabii, bu kalacağınız yerlerin standardı tamamıyla bütçene bağlı.
Heeeeyyyy!...
Bu aşık olunası, bu lanet olası, bu vazgeçilmez, bu nefret edilesi Himalayalar’dan uzaklaşmama 39 saat kaldı. Sonra Katmandu’dayım.
Yeter be defter seninle konuştuğum… Sıkıldım artık…

18.40 – Yemeğimi erkenden yedim. Birazdan odama çekilip uzun uzun kitap okuyacağım.
Soba sonunda biraz olsun ısıtmaya başladı. Altı kişiyiz. Biri benim taşıyıcı, bir çift Fransız, bir Avustralyalı, onun rehberi ve ben. Fazla muhabbet yok. Zaten bende ses yok, o kadar zorlanıyorum ki konuşurken insanlar da beni fazla konuşturmamak için susmayı tercih ediyorlar. İyi ki sen varsın be defterim, hiç olmazsa sana döküyorum içimi… Avusturalyalı yemek yiyor, Fransızlardan biri yazıyor biri okuyor, Nepal’li çocuklar da suskun bizleri izliyor.
Çocuklar dışında herkes yaşlı. Bugün dikkatimi çekti, bu güzergahta inanılmaz sayıda yaşlı insan var. Amerika’dan, Rusya’dan, Japonya’dan, Almanya’dan ve Fransa’dan… Yaşlı derken, benden bayağı büyüklerden söz ediyorum. 60’ın üzerinde ve kesin bir sürü 70’in üzerinde insanlar… İnanılacak gibi değil!.. Muhteşem!.. Tabii gençler çoğunlukta ama yaşlı sayısı gerçekten çok dikkat çekici. Acaba biz insanlar bir yaşa geldikten sonra yaşamı ıskaladığımızı fark edip kaçırdıklarımızı mı yakalamaya çalışıyoruz? Sanırım öyle… Bunu başka türlü açıklayamıyorum. Bu insanlar azınlık… Ama ne güzel… Ve, ne akıllılar… Hiç olmazsa toprak altına girmeden bir şeyleri öğrenmişler… Nasıl taktir ediyorum onları…
İyi akşamlar, güzel defterim.

30.04.2009 – Perşembe

15.00 – Beşte uykumu alarak kalktım. Yatakta bir saati aşkın bir süre okudum. Ekabir ekabir hareket ederek 07.30’da kahvaltıya indim. Bizim velet yok ortalıkta. Neyse çıkar birazdan ortaya.
Şımarık, işe yaramaz garsona kahvaltıyı söyledim. Aşırı beceriksiz, ama kendisini Süpermen sanıyor.
Bir ara Sunjay’i sordum;
“Başka bir yere yatmaya gitti ama nereye bilmiyorum…”
İyi, dedim kendi kendime, çıkar biraz sonra bir yerlerden. Sekize çeyrek kala pansiyon sahibi kadına gittim;
“Sunjay’i bana buldurabilir misiniz?” deyince,
“Şu odada yatıyor,” deyip burnumuzun ucundaki odayı göstermez mi?..
İşte o anda tepem attı. Mutfaktaki oğlana çıkışmaya başladım. Kadıncağız şaşırdı. Ne oluyor gibisinden bana bakınca, oğlanın yalancılığından söz ettim, falan filan. Kadıncağız ikide bir özür diliyor. Ciddi sinirlendim…
Kadıncağızla hesaba oturduk. Serseri bebe benim yediğim içtiğim şeylerin yarısını bile deftere kaydetmemiş.
“Al gör, çalıştırdığın bebeyi… Ben bir daha buraya gelir miyim? Arkadaşlarımı buraya yollar mıyım?” yollu bir sare söylendim. Kadıncağız özür üzerine özür diledi.
Bizim sıpaya çantamı alması için oda anahtarımı verip yola koyuldum. Sürekli keyfimi artıracak bir şeylerin arayışı içinde tempolu bir şekilde yürüyorum. Neyse ki canım doğa o ufak tefek, sağa sola gizlenmiş, yürek ferahlatan minicik çiçeklerini, ara ara da olsa, yol boyunca sanki beni neşelendirmek için beğenime sundu.
Çok ilginç bir etap değildi. İhtiyar adımlarımla bile iki saat kırkbeş dakika sürdü. Halbuki D.B. bu etabın bayağı zorlu olduğundan söz etmişti. Bu yorgunlukla bile çocuk oyuncağı gibi geldi bana. O kadar yavaş ve keyifli yürümeyle etabı iki saat kırkbeş dakikada bitirdiğime göre artık yorumu sen yap…
Sonunda Lukla’dayım. Odam güzel. Çantaları şöyle bir düzenledim. Sonra kafama şu soru takıldı,
“Acaba bu üçüncü çantayı boş yere mi aldım?”
Aaa, ne yapalım, alınmış alınmıştır…
Köyde biraz dolandım, her şey aynı…
Hastalığımdan dolayı ben de neredeyse Nepal’li olacağım. Olmamak olası değil… Öksürük beraberinde sürekli başka şeyler getiriyor. Buradaki insanlar için, kadın-erkek, yaşlı-çocuk, o kadar doğal ki. Dükkanının önünde durmuş, koşullara göre, iyi giyimli bir hatun veya Adams şöyle sıkıca bir boğazını temizledikten sonra, hak tuuu!.. Alıştım mı bu ses ve görüntüye? Ne mümkün? Üç maymunu oynamaya gayret ediyorum. Aksi taktirde, çok kısa sürede sürekli çıkarmaktan dolayı epey kilo verirdim.
Raj Kumar hala görünmedi. Gerçi yetişemezse burada aynı isimde (!) kardeşi varmış o ilgilenip beni Katmandu’ya götürecekmiş. İnşallah!..
Buradaki oğlanın Raj Kumar’ın kardeşinden haberi yok. Halbuki benim biletim onda imiş. Yarın sabah 06.15’te havaalanında olmamız gerekiyor. Uçağın hareketi 07.15.
Bu bölge insanı Annapurna bölgesine göre bana eğitimden daha uzaklarmış gibi geldi. O bölgede hem çok fazla öğrenci ile karşılaşmıştım hem de her tarafta çok fazla orak-çekiçli posterler ve çıkartmalar vardı. Everest bölgesinde, o da sadece Lukla’ya, yani havaalanına, yakın yerlerde 3-4 tane 1 Mayıs afişi ve biraz öğrenci gördüm.
Öyle işkembeden atmak istemem ama sanki Everest Bölgesi turizm açısından çok daha fazla popüler olduğu için turistlere hizmet etmeyi okumaya tercih ediyorlar. Zira o olağanüstü ağır yükleri sırtlamış bir sürü minnacık çocuk gördüm. Olağanüstü bir taşımacılık sektörü var ve tabii çoğu sırtta. Doğa gezgini sayısı artınca da rehber gereksinimi de o oranda artıyor. Pansiyon (lodge) sayısı da çok fazla olduğu için bunlara da hizmetli gerek. Böylece Annapurna bölgesine nazaran çalışmayı okumaya tercih ediyorlar sanırım.
Yandaki masaya iki tip geldi. Zaten kafaları iyi, yine içki istediler. Biraz sonra bir tanesi bana laf attı konuşmak zorunda kaldım. Rehbermiş. Şu ara içenlere D.B. yüzünden kılım, hele bir de rehber olursa kam kıl oluyorum. 10-15 dakika sarhoş muhabbetini idare ettim. Konuştuklarını anlasam, neyse… Anlamaya zorluyorum kendimi, olmuyor. Bir de öyle kötü huyları var ki, ne söylersen söyle anlamış gibi davranıyorlar. İki cümle sonra bir zıkkım anlamadıkları ortaya çıkıyor. Bu seyahat boyunca dil konusunda sorun yaşamadığımız yabancılarla konuşma fırsatı bulup biraz onlarla dertleşmeseydim kesin çatlardım. Bu güzel insanlara kendini anlatmak inanılmaz derecede zor… Üstüne üstlük ikinci gidişim olmasına rağmen daha içlerine giremedim ve iletişimimiz eksik. Ben anlattığımda anlamadım deseler iş daha kolay olacak. Başka bir yöntem deneyeceğiz. Ama anlamış gibi davranmaları bütün hesapları allak bullak ediyor. Bu ekspedisyonu boyunca hiç sevmediğim, hiç istemediğim halde 3-5 kez insanları azarladım… Zor iş… Üzülüyor insan… Çünkü gerçekten çok güzel ve iyi insanlar…
Bu sarhoş dostumuzun adı ne? Duysan inanamazsın; Nuri Şerpa. Onbeş dakika sonunda bir de küfür edip çok komikmiş gibi kikirdemesinden sonra dayanamadım;
“Bak,” dedim “ne sarhoş sohbetini ne de küfürlü konuşmayı severim. İzninle ben odama çıkıyorum…”
Bastım, çıktım. Hem ekspedisyonun huzursuz geçmesi hem de ölüm olayı beni iyice germiş durumda. Bu psikoloji içinde bir de embesillerle uğraşamam.
Yahu bu sene ne oldu böyle? Geçen sene ne kadar mutlu olmuştum. Sanırım rehberle başladı işler. Umursamaz ve vurdumduymaz olması yetmiyormuş gibi laubali yaklaşımları daha baştan huzursuzluk tohumlarını ekmeye başladı ve sonra da arkası geldi.
Az şeyin üstesinden gelmedim aslında. Vücudumda anormal bir halsizlik, boğazımı parçalarcasına ağrıtan bir şeyler ve onun sonucunda öksürme korkusuyla nefes almada zorluk çekerek Ağrı Dağı’ndan daha da yükseklere (5.400 – 5.450m) çıktım. Az mı bu? Bunun için bile mutlu olmaz mı insan? Tabii ki olabilir, ama bu şirket benim bütün keyfimi iki paralık etti (Asian Heritage). Bundan sonra zor iş yaparız onlarla… En fazla bir hafta – on gün daha idare edeceğim sonrasında elveda size. Sanki Nepal’de başka acente yok!.. Bir daha gelir miyim, onu da bilmiyorum ya!..
Şu anda mutfakta gözüme ilişti, pansiyon sahibinin kızı el havlusuyla bir çorba kasesini kuruluyor. O kaseyle, eminim, karşımdaki adamcağızın çorbasını getirecek (ve nitekim öyle de oldu…) Ne biçim iş bu? Bu batıdan gelenler çevredeki, ev ve mutfaklardaki pisliği görmüyorlar mı? Tabii ki görüyorlar… Batıdaki herhangi bir ülkede, Türkiye’de aynı şeyleri değil sadece bir kıl görseler yaygarayı basarlar. Burada, hem de afiyetle, hapur hupur her şeyi, önlerine gelen her şeyi süpürüyorlar. İnanılır gibi değil!,.. Nedir onları böylesine bir davranış içine sokan? Kesin bir toplumbilim araştırmasına konu olabilecek bir durum…

http://picasaweb.google.com.tr/LikyaYolu/PANGBOCHETENGBOCHENAMCHEBAZAARPHAKDINGLUKLA2009#

01.05.2009 – Cuma

18.45 – Nihayet Katmandu’da Katmandu Guest House’tayım.
Banyo yapıp temizlenmek bu kadar mı güzel olur? Ve de sokaklarda şortla dolaşmak? Muhteşem!.. Eminim yarından sonra Chitwan’a gittiğimde orada gördüklerim bir kat daha rahatlatacak beni. Ama, esas beni bugün en çok mutlu eden şey sadece 25 Euro karşılığında uçuş günümü dört gün öncesine alabilmem oldu. Harika di’mi? Canlarımla planlanandan dört gün önce birlikte olacağım… Açıklanamayacak bir duygu…
Katmandu’ya ulaşır ulaşmaz beni en çok kaygılandıran dönüş konusunu çözdükten sonra hemen otele döndüm. Üç çantamı da boşalttım. Daha usturuplu bir şekilde yerleştirmeye başladım. Sığdıramayacağım korkusuyla işe başladığımda ilerleyen dakikalar hiç te öyle olmadığını gösterdi. Belki de bir çanta boş kalacak. Böyle olursa belki fazla bagaj ücreti ödemeyebilirim. Hadi hayırlısı!,.
Çantaları yerleştirme işi bittikten sonra Hakan’ın söz ettiği Fire & Ice Pizzacısını bulmak için dışarı çıktım. Aslında amaç North Face ve diğer dağcılık malzemeleri satan mağazaların yerini bulmaktı Otelden çıkarken aldığım tarif beni tamamen farklı yerlere götürdü. En az iki saat arandım. Sonunda yine bir şansımı deneyeyim dedim ve üniformalı bir kıza sordum. O da bilmiyor… Ama, ben sorarken kulak misafiri olan bir kızcağız ben güvenlik görevlisinden ayrıldıktan sonra yanıma gelip aradığım adresi gösterdi. Yine gerçekten inanılır gibi değil!..
Nihayet adres bulundu… İşin komik tarafı çok iyi bildiğim bir mekan… Eh bulmuşken bir bakayım içeri dedim ve Fire & Ice’a girdim. Hoş bir yer.. Üstelik te pizzalar acayip iştah açıcı görünüyor… Belki yarın akşam burada yerim…
Sonunda buldum… North Face, Mamut, v.b. Fire & Ice’ın tam karşısında.North Face hariç diğerlerini şöylesine bir gezdim. Zira North Face’in jeneratörü yoktu. İlk girdiğim yerden güzel bir şapka aldım. Gerçekten işe yarar bir şey (990 Rupi = 18 – 19 TL). 70 – 80 liraya gayet güzel şişme matlar vardı ama ülkemdeki fiyatları bilmediğimden pek yanaşmadım. Güzel bir krampon vardı, onunda fiyatı 220-230 liraydı. Bir de bir buz kazması vardı ki çok hoşuma gitti, kuş gibiydi. Onun da fiyatı 140 – 160 lira gibi bir rakamdı. Alınacak o kadar çok şey var ki!... Hem de çok güzel ve ucuzlar… Önceki verdiğim rakamlar en pahalı olanları…
Gezinirken bu arada Filiz’e ve canıma da hediye bakınıyordum. Çok kararsızdım… Ne alayım, ne alayım diye sıkıntılı bir şekilde dolaşırken tunik gibi bir uzun gömlek gördüm. Bayağı hoşuma gitti ve onu 900 Rupi’ye Oya’ma aldım. Bu arada hala Fire & Ice’ı aramaktayım. Bu arada Pashmina denilen dağ keçilerinin gıdığındaki en yumuşak kıllardan üretilen ürünlere gözüm takılıp duruyordu. Bir iki yere sordum ucuz olanlar hoşuma gitmiyordu hoşuma gidenlerde pahalı idi (3.000 Rupi) . Son anda hoşuma giden renklerden yapılmış bir atkı gördüm. Hemen içim ısındı. Ne kadar? !.350. Ne kadar olur? 900… İki tane alırsam? 1.600… Tamam al ve 1.400’ü ver iki atkıyı poşete koy … Acayip içime sindi. Filiz’in hediyesi de çıktı bu arada…
Günlük görevlerimi yerine getirmenin keyfi ile otelime geri döndüm. Otele dönerken uğradığım bir kitapçıdan iki kitap aldım; Nepal’de Trekking üzerine, hani bir daha gelmeyeceğim ülkenin etkinlikleri ile ilgili!..
İşte şimdi güzelce karnımı doyurduktan sonra sana bunları anlatıyorum sevgili defterim… Biraz daha otelin bahçesinde oturup çıkacağım odaya. Erken, merken!.. Yalnız başıma dışarılarda ne yapacağım ki?


CANLAR,
GEÇEN SENE ANNAPURNA ANA KAMPTAN İNTERNET ERİŞİMİ OLAN BİR NOKTAYA ULAŞTIĞIMDA NASIL DA HEYECANLA SİZLERE DUYURMUŞTUM. DÜN GİBİ ANIMSIYORUM...
BU SENE EVEREST ANA KAMPTAN DÖNÜP DÜN (28.04) NAMCHE`YE VARDIĞIMDA HİÇ AMA HİÇ YAZMAK GELMEDİ İÇİMDEN.
YUKARI ÇIKARKEN DAHA NAMCHE`DE (20.04) SOĞUK VURMAYA BAŞLADI. KORKUNÇ BİR BOĞAZ YANGISI VE GÜN GEÇTİKÇE ARTARAK SESİMİ NEREDEYSE TÜMÜYLE ALDI GÖTÜRDÜ. TABİİ BUNUNLA BİRLİKTE DE SÜREKLİ GÜÇTEN DÜŞÜYORUM. HİÇ İLAÇ ALMAMIŞIM YANIMA SOĞUK ALGINLIĞINA KARŞI. BURALARDA BUNA "KHUMBU COLD" (KUMBU SOĞUK ALGINLIĞI) DİYORLARMIŞ.
YETMEZMİŞ GİBİ, DINGBOCHE`DEN İTİBAREN (22.04) UYKU ORTADAN KALKTI. SANIRIM NUR SOYLEMİŞTİ, UYKU APNESİ DİYE. İKİ BUÇUK GÜN HEMEN HEMEN HİÇ UYUYAMADIM. UYKUSUZLUK HİSSETMEDİM PEK AMA GÜÇTEN DAHA DA FAZLA DÜŞMEME NEDEN OLUYORDU. EAK'A GİDEBİLMEK İSTİYORSAM GORAK SHEP'TE ARTIK UYUMAK ZORUNDAYDIM. KALDIĞIMIZ PANSİYONUN SAHİBİNDE DIAMOX DİYE BİR İLAÇ VARMIŞ. FENA GELMEDİ, HİÇ OLMAZSA 4-5 SAAT UYUYABİLDİM.
DINGBOCHE'DEN SONRA GELEN DUKHLA'DA ISLAND PEAK'E ÇIKMA KARARINDAN VAZGEÇTİM. EAK VE KALAPATTAR İÇİN DE LOBUCHE'YE GİDİP ORADA KARAR VERMEYİ DÜŞÜNDÜM. DUKHLA'DAN SONRAKİ TIRMANIŞ BENİ İYİCE YIPRATTI. ARTIK YÜRÜMÜYORUM, SÜRÜNÜYORUM NEREDEYSE. BİR ÖNCEKİ GECE HİÇ UYUYAMAMIŞ OLMAMA RAĞMEN SABAH GAYET MORALLİ KALKMIŞTIM. D.B.'DE (Rehberim) DESTEK OLDU, YAPARIZ YOLLU. TAMAM DEDİM YAPARIZ.
NEYSE ZOR DA OLSA GORAK SHEP'E ULAŞTIK. KALAPATTAR'A ŞÖYLE BİR BAKTIM, TAŞ YIĞINI, DEĞMEZ DEYİP ONU DA SİLDİM. NORMAL GÜCÜM OLSA HİÇ KAÇIRMAZDIM.
ARTIK HİÇ OLMAZSA EAK'A ULAŞMALIYIM. İDARE EDER DURUMDA YÜRÜYÜŞE BAŞLADIK. D.B. BENİM YÜRÜYÜŞÜMLE BİR BUÇUK SAAT SÜRE KOYMUŞTU. TAM BİRBUÇUK SAAT SONRA DURDUM, DAHA BİR KM KADAR UZAKTAYIZ.
"D.B. KAC METREDEYIZ?"
"5.400-5.450"
"ANA KAMPTAN YUKARIDAYIZ, O ZAMAN YETER!.."
BAYRAĞIMIZI ÇIKARDIM (Onu da düz tutamamışım...). D.B. BİRKAÇ FOTOĞRAFIMI ÇEKTİ VE GERİ DÖNÜŞ YOLUNA GİRDİK. O GÜN LOBUCHE'DE KALDIK. ERTESİ GÜN PANGBOCHE'YE DOĞRU YOLA ÇIKTIK. BEN BİR AN ÖNCE İRTİFA KAYBETMEK İSTİYORUM, HEM HASTALIĞIMDAN HEM DE UYKUSUZLUKTAN KURTULABİLMEK İÇİN. YOLDA D.B. FENALAŞMAYA BAŞLADI. BANA DEVAMLI FARK ATAN ÇOCUK BENİM BU ZAYIF HALİME RAĞMEN GERİLERDE KALMAYA BAŞLADI.
PANGBOCHE'YE ULAŞTIĞIMDA HALA ORTALIKTA YOKTU. GİRİŞTE BİR PANSİYONUN BAHÇESİNE OTURDUM VE ÇAY ISMARLADIM. HALA YOK... YARIM SAAT FİLAN SONRA GÖRÜNDÜ. BERBAT GÖRÜNÜYOR. OTURDU, OTURDUĞU GİBİ KALKTI BİRAZ UZAKLAŞIP ÇIKARMAYA BAŞLADI. HEMEN DİNLENMESİ İÇİN KALACAĞIMIZ PANSİYONA GİTTİK.
BEN ODAYA YERLEŞTİKTEN SONRA YEMEK SALONUNA GİTTİM. BAKTIM SERİLMİŞ YATIYOR. ANORMAL SANCI İÇİNDE VE SANKİ ÇIKARACAK BİRŞEY VARMIŞ GİBİ DEVAMLI ÇIKARMAYA ÇALIŞIYOR. NE İSE ONU BU HALE GETİREN DEMEK Kİ KANA KARIŞMIŞ HIZLA GOREVİNİ YERİNE GETİRİYOR.
UZUN LAFIN KISASI, GETİR GÖTÜRLE, BİRAZ VURDUMDUYMAZLIKLA GEÇEN SAATLERDEN SONRA BİR KÜFEYE YERLEŞTİRİP, SONRADAN ÖĞRENDİĞİM KADARI İLE, BEŞ SAATTE KHUNDE’DEKİ HILLARY HASTAHANESİNE ULAŞTIRMIŞLAR AMA SABAHA ÇIKMAMIŞ. ÇOCUK DAHA 27 YAŞINDAYDI.
ZATEN HASTALIK VE UYKUSUZLUK NEDENİ İLE KEYFİM YOK, BU DA İŞİN TUZU BİBERİ OLDU.
YARINDAN (01.05) SONRA KATMANDU’DA OLACAĞIM, O ZAMAN YAZIP KALEME ALIRIM BUNLARI.
NE OLURSA OLSUN YİNE DE ÇOK ŞEYLER KATTI BU EKSPEDİSYON BANA. MUTSUZ AMA DAHA DOLU OLARAK DÖNECEĞİM ÜLKEME.
SEVGİ VE DOĞA ILE YAŞAYIN…
DAĞLAR YOLDAŞINIZ OLSUN…
GEÇKİN GEZGİN…

- Kocam öf yahu, yazdıklarını okuyunca çok duygulandım. Rehber çocuğa çok üzüldüm, önce inanamadım. Annem ve Sarp’la okuduk beraber, onlar da çok üzüldü.
İlk yürüyüşüne göre daha çok macera yaşamışsın. Sağlığının yerinde olması çok sevindirici.
Seni dört gözle bekliyoruz. Programındaki diğer geziyi yapacak mısın?
Kendini yorma artık.
Hepimiz seni doyasıya öpüyoruz.
OYA’M

- Can Rüştü abi. Eline ve Ayağına sağlık. Biz seninleyiz. Seni tekrar aramızda görmek tüm yaşadıklarını en geniş yorumuyla senin ağzından duymak istiyoruz.
Kendine iyi bak. Sağlık her şeyden önemli. Artık aramıza dön.
Selamlar...
HASAN İLHAN

- Rüştü Abicim ne olursa olsun bizler ankarada armada, cepa, ankamall diye gezerken. sen everestin eteklerinde dolaşıyorsun. Ne mutlu sana.
Bize anlatacağınız anılarınızı dinlemeyi sabırsızlıkla bekliyorum.
Görüşmek dileğiyle abicim.
CEMİL TALU

- Rüştü Hocam,
Döndüğünüzde konuşacak çok şeyin olduğunu anlıyorum yazdıklarınızdan... üzücü bir mail olmuş ama bir yandan da bu işin doğasında olan hadiseler... Sağ salim dönmenizi bekliyorum açıkçası... Lütfen kendinize çok dikkat edin.
Sevgiler.
F.EMRAH KÖŞGEROĞLU

- Merhaba Rustu bey,
O uyku apnesi degil Oksijen basinci dusmesine bagli uykusuzluk. Bende Erciyes'te bile olmustu! Kansizlik varsa daha kolay olabiliyor.
Diamox bizde Diazomid adiyla satiliyor. Gecen sene Nepal'de tirmanacaklar, Tibet'e cikacaklar nedeniyle konusmus ve tavsiye etmistik. Almakla iyi yapmissiniz. Yuksege cikmadan birgun once alinsa engelleyebilirdi de..
Kendinizi asiri zorlamadiginiza sevindim. D.B'nin olumune cok uzuldum. Neydi sebep acaba?? Herneyse sizin basiniza gelmedigine cok sevindim. Sag salim donmekte oldugunuza sevindim. Iyi yolculuklar.
NUR CANOĞLU

- Geçmiş olsun ve başın sağ olsun.Tecrübelerini ve ayrıntıları dinlemek üzere sabırsızlıkla dönmeni bekliyorum.Sağlık ve sevgiyle.
MUSTAFA ASLANKURT

- Rüştü hocam selam.bu sabah acaba nasil diye aklıma geldiniz ve sonrasında mektubunuz. Çok iyi bir ruh haliniz olmadığını söylese de yine mutlu oluyor beden sağlığınızı ileten bu mektuptan. Artık güzel şekilde dönüşünüzü bekliyorum.çok selam ve sevgiler
METİN YILDIRAN

- sevgili dostum,
seni tebrik ediyorum, elinde geleni yaptin. dort gozle, hasretle bekliyorum
MÜSLÜM ÖNDEŞ

- Merhaba Rustu,
Oncelikle gecmis olsun, sag salim inmene sevindim.
D.B nin olumune gercekten cok uzuldum.
Senin icinde nasil bir risk oldugu boylece anlasılmıs oldu.
Donusunu bekliyoruz, saglıcakla gel.
NİHANİ BAYINDIR

- Rüştü Ağbey aman dikkat edin kendinize,
satırlarınızı okurken gerçekten ne diyeceğini bilemiyor insan,
umarım birdahaki sefere daha güzel haberler iletirsiniz bizlere,
sağlıklı ve mutlu haberlerle dönmenizi bekliyoruz ,
sizi çok seviyoruz ..
SONGÜL YAVUZ

- seni sağlıklı olarak bekliyoruz
paylaşacağın resimleri haycanla bekliyoruz.
seni seviyoruz
CELAL BÜYÜKEKŞİ

- Sevgili Rustu,
Seni giyaben taniyorum,bu yil da Everest tarafina gittigini duyunca senin adina cok sevindim. Yolculuk notlarini takip ediyorum .beraberindeki sherpanin olumu buyuk talihsizlik ama moralini bozma lutfen, Yasadigimiz her sey ,yasama dair bir seyler ogretiyor.....Yolculugunun kalanini saglikla tamamlaman dilegi ile,
esen kal.......
http://selenacanal.fotopic.net
SELEN AÇANAL

- :(( hadiii, çok geçmiş olsun. Çocuğa da yazık olmuş yaa :(((
TEZCAN EFENDİOĞLU

- cok gecmis olsun cok uzucu birsey...
aynen oyle baslik konulamayacak gibi.
kendinize cok iyi bakin oldu mu.
sevgiyle kalin.
ZÜHRE ACAR

- Merhabalar Rustu bey
Mailinizi heyecanla ve gururla okudum. Boylesine bir faaliyete olan cesaretinizden oturu sizi tebrik ederim.
Basarili bir sekilde doneceksiniz.Sakin olun ve lutfen kendinize inanin.Kendinize inanirsaniz bunyeniz hem mental olarak hem fiziksel olarak cabuk toparlanir,dayanikli olur.
Nacizane tavsiye benden (haddim olmayarak belki de)
Cok gecmis olsun.
Saglikla gerin donmeniz dileklerimle
Yolunuz acik olsun.
Saygilar
SEVİNÇ AKSÜT

- Çok üzüldüm. Dağlar acımasızdır. Kendi tabiatları vardır. İnsan doğası da bir yere kadar. İnşallah sağ sağlıklı görüşmek dileği ile sevgilerimi yolluyorum.
ALİ BÜKE

- Rustu gecmiş olsun. Aman kendine iyi bak. Yazını okurken icim bir tuhaf oldu.
ÜLKÜ EREL

- Buyuk gecmis olsun..Cok cok uzuldum..
Bazen olacak ile olecegin onune gecilemiyor malesef,her ne kadar tedbirli olursaniz olun..
sevgiler,
NAZAN ÖZHAN



02.05.2009 – Cumartesi

09.15 - D.B. ile ilgili dün öğrendiğim konuyu sana anlatmalıyım…
Son on yılda D.B. Hillary Hastanesinde 3 kez yüksek irtifa hastalığından tedavi görmüş. Nilam, acentenin sahibi, doktorla yaptığı görüşme sonucu bunu öğrenmiş.
“Peki, ama ölüm nedenin kaçak içki içtiği ve zehirlendiği yolunda söylentiler var…”
“O da olabilir. Otopsi yapmadan kesin karar varmak zor. Üç yolla ölüm gerçekleşmiş olabilir; zehirli içki, yüksek irtifa hastalığı veya ikisinin birleşimi. Şu anda söylemek zor...”
Otopsi yapmak için cesedin Katmandu’ya götürülmesi gerekiyormuş. Ancak iç hatlar uçan uçaklar cesedi kabul etmemiş. Geriye tek yol kalıyor, o da helikopter kiralamak. Nilam buna yanaşmadığı gibi akrabaları da oralı olmuyor. Bir de üstelik Nilam’a zorla yüksek miktarda bir senede imza attırıyorlar. Eh, para konusu halledildiğine göre, D.B,’yi boşver… Göm cesedi… Geç gitsin… Sonradan aklıma geliyor… İşe bakar mısın? Şirket açısından nasıl bir sorumsuzluk? Ben hastalanmasaydım, güçten düşmeseydim ve Island Peak’e D.B. ile çıkmış olsaydım ve bu olay doruklarda biz bir başımıza iken yaşansaydı ne yapabilirdim acaba? Çocuğun cesedini aşağıya taşımam söz konusu bile olamazdı… Zira benim kendimi aşağıya indirme olasılığım bile o durumda zora girerdi. Bu ekspedisyonun bir yerine iki cesetle bitme olasılığı çok mu zayıf görünüyor bu durumda? Düşüncesi bile kuyruk sokumumdan tepeme doğru şiddetli bir ürperti gönderiyor.
Bu da benim katlanmam gereken bir ceza. Sen böylesine ciddi bir ekspedisyonu el yordamıyla nasıl organize edersin? Nasıl, hem de bu yaşta, herkese çocukça güveniyorsun? İnanılır gibi değil!..
Bence bu ekspedisyon, tüm koşullar ele alındığında, benim açımdan hem çok ucuz atlatılmış hem de başarılı bir ekspedisyon.
Bunları kaleme alırken ekspedisyon sırasında korkunun en ufak bir emaresini yaşamamışken şimdi korkudan midem kötü oluyor. Nasıl da ucuz atlattım?!?!?!?!...


CAN DOSTLAR,
DÜN İLGİNÇ BİR GELİŞME OLDU. NILAM'LA KHUNDE'DEKİ HASTANENİN HEKİMİ ARASINDA GEÇEN KONUŞMA ÖZETLE ŞÖYLE: (Doktor)
"D.B. SON 10 YILDIR ÜÇ KEZ BU HASTANEYE YÜKSEK İRTİFA HASTALIĞINDAN YATIRILIP TEDAVİ GÖRMÜŞ... BİZ DE ONA GÖRE BİR TEDAVİ UYGULADIK AMA YANIT ALAMADIK"
"PEKİ, ÖLÜM NEDENİNİN KAÇAK İÇKTİ İÇTİĞİ VE ZEHİRLENDİĞİ YOLUNDA SÖYLENTİLER VAR?!?!.."
"O DA OLABİLİR... OTOPSİ YAPMADAN KESİN KARARA VARMAK ZOR. ÜÇ YOLLA ÖLÜM GERÇEKLEŞMİŞ OLABİLİR; ZEHİRLİ İÇKİ, YÜKSEK İRTİFA HASTALIĞI veya İKİSİNİN BİLEŞİMİ... ŞU ANDA SÖYLEMEK ZOR..."
BU DURUMDA BEN HASTALANMASAYDIM, GÜÇTEN DÜŞMESEYDİM ve ISLAND PEAK'E D.B. İLE ÇIKMIŞ OLSAYDIM ve BU OLAY TEPELERDE BAŞIMIZA GELMİŞ OLSAYDI BENİM BU DURUMDAN KENDİMİ KURTARIP İNİŞİ SAĞ SALİM GERÇEKLEŞTİRME OLASILIĞIM YÜZDE KAÇTIR ACABA?
DÜŞÜNCESİ BİLE KUYRUK SOKUMUMDAN TEPEME DOĞRU ŞİDDETLİ BİR ÜRPERTİ GÖNDERİYOR....
ŞİRKETİN SORUMSUZLUĞUNA BAKAR MISINIZ?
BU DA BENİM KATLANMAM GEREKEN BİR CEZA. SEN BÖYLESİNE CİDDİ BİR EKSPEDİSYONU EL YORDAMIYLA NASIL ORGANİZE EDERSİN? BÖYLE ÇOCUKÇA, HEM DE BU YAŞTA, NASIL GÜVENİRSİN? İNANILIR GİBİ DEĞİL...
BU, BENİM GİBİ DAVRANMAYI DÜŞÜNEN DOSTLARA BİR DERS OLSUN...
BUNDAN SONRA CİDDİ BİR DAĞ ETKİNLİĞİNE GİTMEK İSTERSEM BUNU KESİNLİKLE EXPLORER GİBİ İŞİNİ BİLEN ve KONUSUNDA EHİL BİR GRUPLA YAPACAĞIM...
HERKES BUNU ZİHNİNİN BİR KÖŞESİNE YAZSIN.
YAŞAM BU KADAR UCUZ DEĞİL...
SEVGİ VE DOĞA İLE KALIN CANLAR...
GEÇKİN GEZGİN...


- Sevgili Rustu,
Bir kac gunlugune Ankara'dayim. Basina gelenleri okudum.
Gercekten buyuk bir varta atlatmissin. Cok gecmis olsun.
Selam ve sevgiler.
ALİ BALAMİR

- Rüştü abiciğim nerelerdesin sen yaa!
İnan senin için endişelenmeye başlamıştım.Haşim beye telefon açmayı bile düşündüm.E-mailini görünce çok sevindim.Büyük geçmiş olsun.Umarım daha iyisindir.Görüşebilmek dileğiyle.
Çok sevgiler.
HÜLYA SAÇLI

- Sevgili Rustu Bey,
Anlattiginiz aci olaya dayanmak cok zor. Biz buralarda okurken kaygilandik, sizin halinizi anlayabiliyorum.
Yolculugun bundan sonraki kisminda sans sizinle olsun. Sizi ve anlatacaklarinizi dort gozle bekliyoruz.
Ankara'da sizi seven ve yolunuzu gozleyen dostlariniz oldugunu bilin. Kendinize iyi bakin. Selamlarimla.
BELKIS C. ÇETİNSOY

- Merhaba Rüştü,
Çok üzücü. Sana hem geçmiş olsun hem de başın sağolsun demek istedim. Sen de direkten dönmüşsün. Dediğin gibi iyi ki Island Peak'e çıkmamışsın. Bence adama birşey olmasa bile risk alacaktın. Biliyorsun belki geçen sene bizden ayrılan gruptan ancak üç kişi çıkabildi. Ertuğrul ve Tunç olmasına rağmen.
Görüşmek üzere,
BERRİN YILMAZ

- SEVGILI HOCAM,
BU YAZDIKLARINIZI OKUDUKCA, SİZİNLE SU ANDA YAZISMAKTAN SON DERECE MEMNUNUM, IYI BIR KARAR VERMISSINIZ, TEBRIK EDERIM,
SUNU UNUTMAMAK LAZIM IYI DAGCI DONMESINI BILEN DAGCIDIR.
MÜSLÜM ÖNDEŞ

- Rustu bey, D.B. icin uzuldum, size de cok gecmis olsun.
Selamlar,
YEKTA ÖZDOĞAN

- hocam geçmiş olsun. sevgilerimi yolladım.
SERVET ÜLKÜ

- Evet kocam çok doğru bir daha hiçbir şekilde izin vermiyorum sana yalnız bu tür organizasyonlara katılmana.
İlk iletinden sonra rehberin ölümü beni çok etkilemişti çok üzülmüştüm. Şimdi çok daha fazla üzüldüm ve çok sinirlendim. Böyle bir kişiyi sana rehber olarak vermelerine çok kızdım. Sana birşey olsaydı düşünmek bile istemiyorum. Dediğin gibi yaşam bu kadar ucuz değil. Bu tür etkinlikler ihmale gelmez. Canım sağlıklısın ya artık düşünmemek lazım. Yoksa insan fena oluyor.
Seni Çok seven karıcığın ve oğluna kavuşturdu güzellikler.
AŞKIM

- Rustu Bey
Bugune kadar hep merak ve coskuyla takip etim yazilarinizi.
Siz yola cikarken sanki bizleri de beraberinizde keyifli nice kesiflere tasidiniz.
En son yasadiklariniz herkesin kaldirabilecegi surecler degil. Ama siz yillarin vermis oldugu deneim ve belki de eski toprak olmanin getirdigi gucle yine cok erdemli bir durus sergilemissiniz. Sizden ogrendigim cok sey var. Cunku yasadiklarinizi bize anlatirken ruhumuza ve yasamimiza bilgelik katiyor yol gosterici oluyorsunuz.
Cok mutluyum ki sag salim geri gelmektesiniz
Izmirden sizin yolunuzun mumkun ve rahat olmasi icin dua eden gonul dostlariniz oldugunu bilin
Sevgiler
HÜMA TUNÇ

- Rüştü Abiciğim;
Başınız sağolsun.Sağlıkla dönüşünüzü bekliyoruz.Görüşmek üzere...
PINAR DOĞAN

- Sevgili Rustu Abi, boyle tatsizliklar yasamana cok uzuldum, umarim simdi moralin ve sagligin daha iyidir. Aslinda boyle bir etkinligin her zaman boyle bir sonucla bitme ihtimali cok yuksek, Kanada'da Everest isimli bir belgesel izlemistim, ozel bir salondu, 3 boyutlu izlemistik, manzara, goruntu gercekten muhtesemdi, nefes kesiciydi ama o belgeseli cektikleri gruptan 1 kisi olmustu digerinin bacagini kesmek zorunda kalmislardi, ben cok etkilendim bu belgeselden, tipki senin cevrendeki insanlar gibi gitmek isteyenlere engel olmak istiyorum ama siz oyle tutkuyla gidiyorsunuz ki sesimiz ciliz cikiyor..
Rustu Abicigim bu da senin dedigin gibi bir deneyim oldu, sen bunu bir ziyaret diye dusun, keske boyle tatsizliklar olmasaydi, donusunu bekliyoruz..
Selam ve sevgiler.
ZEYNEP ŞAHAN

- RÜŞTÜ ABİ,
SON MAİLLERİNİ ALINCA SENİN İÇİN ÇOK ENDİŞELENDİM. İYİ OLDUĞUNA EMİN MİSİN? LÜTFEN KENDİNE ÇOK İYİ BAK, SEN BİZE LAZIMSIN. YAŞAMA DAİR KENDİNE ÇOK ŞEY KATTIĞINA EMİNİM AMA NAZIMIN DEDİĞİ GİBİ; YAŞAMAK CİDDİ İŞTİR. Bİ DE ÖZLEDİK YAW, YETER GARİİ, DÖNÜVEĞ VATANA;) SEVGİLER,
DİLEK KARAKUZU (BAYTAN)



02.05.2009, Cumartesi
14.45 – Sabah bir süre internete takıldıktan sonra “Garden of Dreams” (Rüya Bahçesi) diye geçen sene tesadüfen bulduğum cehennemin ortasında bir vahaya gittim. Bugün haftasonu olduğu için biraz kalabalıktı ama yine de huzur verici bir yer. Ortada, içinde kırmızı balıkların yüzdüğü, nilüferlerin olağanüstü bir görüntü şöleni sunduğu bir havuz var. Değişik noktalara serpiştirilmiş, klasik sömürge mimarisiyle yapılmış çeşitli bina ve yapılar. Her taraf egzotik çiçeklerden geçilmiyor. Dışarıdaki sefalet görüntülerinden sonra kaçılarak biraz olsun soluklanabilecek bir cennet, bir sığınak…
Yine bir sürü fotoğraf çektim ve restoran bölümünde güzel bir balık ve taze sıkılmış meyve suyu ile öğle yemeğimi keyifle yedikten sonra yarınki programı öğrenmek için acenteye yöneldim. Tam yarı yolda Nilam’la karşılaştım. İyi oldu ama keyfim kaçtı, zira “Greenline (daha nitelikli otobüs firması) grevde!..” demez mi? Yok deve, yine mi? Ama, neyse ki diğer otobüs şirketi çalışıyormuş. Diğerinin turist otobüsü değil de normal halk otobüsü olduğunu düşündüğümden, Nilam arabayla gidip arabayla dönme önerisinden söz edince, ne kadar olduğunu sordum. 80 Euro imiş. Yok anam kalsın dedim. Bu arada, bineceğim otobüsün de turist otobüsü olduğunu sadece Grenline kadar rahat olmadığını söyledi. Ne yapalım, sineye çekeceğiz artık. Ama, zaten gergin olduğum ve bu firmaya karşı biraz soğuduğum için, nilam ve bu otobüs değişikliği sinirimi bozdu. Kesinlikle bitti bu firma… “Asian Heritage” artık yok!..
Halbuki bunlarla ne programlar planlıyordum. Nepal’den Tibet’e jeep safari, Annapurna Circuit, balta girmemiş ormanlarda kamplı trekking… Bitti… Kendi söyledi, Katmandu’da bu işi yapan 700 civarında firma varmış. Zaten Phakding’te bir Fransız çiftten, onların yıllardır kullandıkları ve çok memnun oldukları, bir tanesinin ad ve adreslerini almıştım. Onlar 12 yıldır bu firma ile geziyorlarmış ve hiç sorun yaşamamışlar.
Sık dişini Rüştü, beş gün kaldı. Ondan sonra bu şirketten kurtulacaksın. Beş gün, ne ki? Göz açıp kapayana kadar geçer.
Sevgili defterim bu arada normal halk otobüsü diyerek halkı aşağıladığımı düşünme. Turist otobüslerinin gittiği mesafeyi onlar neredeyse iki misli zamanda katettikleri yetmiyormuş gibi, otobüs içinde de kimin eli nerede, bacak arkaya mı kaçtı, omzumda yatan kim gibi bunaltıcı bir yolculuk seçeneği olduğu için bu halk otobüslerini tercih etmeyi hiç düşünmedim.

03.05.2009, Pazar
09.20 - Sabah beşte kalktım. Rahat bir tempoyla son hazırlıklarımı yaparak lobiye indim. Biraz sonra Raj Kumar geldi ve Chitwan’a giden turist otobüsüne binmek üzere çıktık.
Saat yedide hareket eden otobüs dur kalkla geçen bir kırkbeş dakika sonra Katmandu’dan çıkabildi. Hava acayip kapalı ve otobüsün hareketiyle birlikte yağmur sıkı bir şekilde başladı. Ne ise, bugün yoldayız nasılsa. Yarın açar hava.
Onbeş-yirmi dakika sonra kilometrelerce uzanan bir trafik tıkanıklığı ile karşılaştık. Bir buçuk saattir bekliyoruz. Kesin bir kaza, hem de ciddi bir kaza olduğunu düşünürken son onbeş dakika içerisinde üç ambulans Katmandu’ya doğru yanımızdan geçti. Kaza çok ciddi demek ki… Hala yol açılamadı. Bekleyeceğiz artık. Yapacak bir şey yok…
İyi ki yanımda kitaplarım var. Önceden başladığım bir tanesini bitirdim. Birazdan diğerine başlayacağım. Bakalım kaç saat sonra hareket edebileceğiz…

12.35 – Tam dört buçuk saat oldu hala yol açılmadı. Yalnız anlamadığım bir şey var; bir sürü araba bizi geçip gitti. Onlar kaza alanından uçarak geçmedi herhalde. O zaman diğer bekleyen yüzlerce araç neden bekliyor? Aklım almıyor. Herkes te sessiz sakin bekliyor, sohbet edip tıkınıyor…

14.05 – Abi, böyle bir şey olamaz. Tam altı saat oldu… Hiç hareket edecek gibi görünmüyoruz… Geceyi burada geçirelim de sen o zaman eğlenceyi gör.
Yahu nedir bu Chitwan’dan çektiğim benim? Geçen sene grev, şimdi trafik kazası. Hala gidip gidemeyeceğimiz de meçhul!..

15.35 – Yedi buçuk saat oldu. Otobüste oturmaktan geberdim. Bu nasıl bir iş? Bir yol bu kadar zamanda açılamaz mı? Ne biçim bir ülke burası? Eminim o kadar aptalca konuşmalarla ve bunun sonucu eylemsizlikle vakit geçiriyorlardır ki… Yaralı taşımaları da acayip hızlı!.. Yedi buçuk saatte bu son geçen ambulans 12.ydi.
Nutkum tutulmuş durumda!.. Söyleyecek söz, yapacak yorum bulamıyorum… Sabahki yağmur da yerini nemli ve kavurucu bir sıcağa bıraktı. İmja Tse (Island Peak) onu hayal kırıklığına uğrattım diye beni cezalandırıyor herhalde.

http://picasaweb.google.com.tr/LikyaYolu/LUKLAKATMANDUCHITWANYOLU2009#

04.05.2009, Pazartesi
08.00 – Çıldırdım… Kafayı yedim… Delirdim… İçin için kendimi yedim… Ama yapabileceğim hiçbir şey yoktu… İnsanlar da o kadar rahat, o kadar umursamaz ki hiçbir şey umurlarında değil. Düşünebiliyor musun, dört-beş saatlik bir yolu 16.5 saatte katettik. Sabah yedide hareket eden otobüs 23.30’da Chitwan’daydı. Sanki yolculuk normal seyrinde devam ediyormuş gibi şoför bir de yarım saatlik mola vermez mi?!?!.. Koparacaktım kafasını!.. Tabii bu yarım saat oldu kırkbeş dakika… Ya sabır!..
Otele gelir gelmez oyalanmadan odama geçtim. Bir kütük gibi uyudum ve beşte gayet dinç bir şekilde uyandım. İlginç…
Sabah hızlı bir kahvaltıdan sonra fille orman safarisine çıktık. Yorucu ama keyifli idi. Ceylan, maymun, yaban horozu ve yavrusu ile birlikte sabah banyosu yapan bir gergedan gördük. Gergedanlar en fazla 7-8 metre ötemizdelerdi. Bol bol fotoğraflarını çektim. Bunların yanı sıra bir sürü de rengarenk kuş ve kelebekle karşılaştık. Geri dönerken Kanadalı bir kızla sohbet ettik. Onlar ayrıca kobra veya piton olduğunu düşündükleri bir yılan da görmüşler.
Bu kızcağızdan söz etmeden geçemeyeceğim. Seyahatine ikibuçuk ay önce başlamış. Malezya, Tayland, Singapur, Filipinler, Çin ve Tibet’ten sonra şimdi Nepal’de. Bundan sonraki durak ta Hindistan’mış. Tek başına!.. 23-25 yaşlarında ve çok ta güzel bir kız. Tek başlarına seyahat etmeye çekinen arkadaşlarına, özellikle de erkeklere bu örneği verebilirsin.
Biraz sonra nehirde fil banyosu izlemeye gideceğiz. Ufak ve güzel bir otel bu Parkside, yalnız bu kadar da olmaz dedirten bir nokta var; yemek yenilen yer birinci katta ayrı bir binanın terası. Alt katın ne olduğunu söylesem inanmazsın; marangozhane… Fil safariden döndüğümden beri hızar sesi dinliyorum.

17.30 – Raslantıya bakar mısın? Fil safaride bindiğim fil kaldığım otelin filiymiş. O da geldi daha sonra otele.
Hafif ve güzel bir öğle yemeğinden sonra odama çekildim. Yemekte ne var diye sorduğumda bir anlattı ki bütün bunları ben mi yiyeceğim diye düşünmeden edemedim. Sebze burger (çok güzeldi bu), patates kızartması, salata ile karides var dedi. Bir baktım, bir de domates çorbası gelmesin mi!.. Yarısını içtim bıraktım. Yemek geldi, tabakta bir sebze burger, 15-20 tane patates kızartması, jilet gibi dilimlenmiş 8 domates dilimi ve 4 havuç dilimi ve de karides yerine 3 tane karides cipsi. Fakat böylesi işime geldi, hafif bir yemek oldu.
Odada biraz kestirdikten sonra üçbuçuğa doğru kalkıp kano gezisi için hazırlandım. Gezdiren çocuk, Kumar, bayağı bilgili ve insanı aydınlatıyor. Nehir kenarına gelince iki tane uzun kano bir sürü insanla doluydu. Kumar bizim için özel bir kano ayarlamış. Yalnızca o, ben ve kanocu hareket ettik. Sükunet tarif edemeyeceğim kadar huzur vericiydi. Nehir içinde lila renkli harika çiçekler arasında ilerlerken bir sürü değişik kuş, maymun ve balıkçı kartal gördüm. Ama en önemlisi nehirde varolan iki cins timsahtan insan dahil her şeyi yiyen timsahtan iki kez yakından görme şansı yakaladım.
Çok huzur verici sessiz bir gezintiden sonra fil eğitim alanına gittik. Şımarık iki yavru insanlar arasında dolanıyordu. Bir tanesini sevebildim. Burada gördüğüm en ilginç görüntü ise, ikiz yavruya sahip bir fildi. Filler çok nadir olarak bir batında iki yavru dünyaya getirirlermiş. O kadar nadir ki, kayıtlara göre bu üçüncü kez görülmüş.
Sabah fil banyosunu izlediğimiz yerde gün batımı ünlü imiş, o anı yakalamak için bir terasta kahvemi yudumlayarak keyif çatıyorum. Burası gittikçe kalabalıklaşıyor. Gerçi havada anormal nem var, bakalım gün batımını nasıl etkileyecek?

http://picasaweb.google.com.tr/LikyaYolu/CHITWAN2009#

05.05.2009, Salı
06.45 – Günbatımı hiç te umut verici bir şekilde başlamadı. Ama son anları her zamanki gibi muhteşemdi. Her an giderek artmış olan kalabalıktaki insanlar gibi ben de bir sürü görüntü aldım…
Akşam yemekten sonra bu bölgenin yerlileri olan Tharu’ların dans kültürünü yansıtan bir gösteri izledim. Genelde savaş dansları keyifli idi. Tharu’lar yüzlerce yıl önce Hindistan’da yaşadıkları bölgedeki İslam baskısı ve yok etme politikası sonucu oralardan kaçarak Nepal’e gelip yerleşmişler. Dini inanışları Hinduizm.
Burada tam anlamıyla nemli bir Temmuz sıcağı yaşıyoruz. Dün epey yeni deneyim yaşadım. Gergedan, timsah ve daha bir sürü hayvanı doğal ortamlarında görme şansı yakaladım. Oteldeki herkes te çok verici ve kibar olunca 16.5 saatlik yolculuğu hemen tarihe gömdüm.
Olayın gerçek nedenini de dün öğrendim. Yoldaki köylerden birinde kamyonun teki iki kişiyi öldürüyor. Yerel halk şoförü rehin alıp yollara barikat kuruyorlar. Derhal ölümlerin tazmin edilmesini talep ediyorlar. Önce şoför ve şirketi ödeyeceğiz deyip sonra yan çiziyorlar. Olaylar ondan sonra iyice zıvanadan çıkıyor. Sonunda asker müdahale ediyor ve tazminat ödeneceği garantisi verildikten sonra yolu açıyorlar.
Ülkede olağanüstü bir anarşi var. Devlet, hükümet diye bir şey kalmamış. Dokuz ay önce yapılan seçimler sonucunda salt çoğunluk olmasa bile çoğunlukla Maocu’lar başka partilerle birleşip anayasayı hazırlamak için bir Kurucu Meclis oluşturmuşlardı. Ancak bir iki gün önce Maocu’lar diğer partilerle hiçbir görüşme yapmadan genelkurmay başkanını görevden alıyor. Diğer partiler buna karşı çıkıyor ve hükümetten istifa ediyorlar ve bir daha Maocu’larla hükümet kurmayacaklarını bildiriyorlar. Bu durumda, eğer diğerleri bir azınlık hükümeti kurabilirlerse bu sefer de Maocu’ların yeniden şiddete yönelmeleri bekleniyor.
Durum çok karışık. Şu iki üç gün ciddi bir sorun çıkmadan Nepal’den ayrılabilirsem çok iyi olacak.

07.50 – Kahvaltı için terastayım. Tam bir köy ortamı. Sabah işleri yapılıyor çevrede. Otel çalışanları çevre temizliği ile ilgileniyor. Patronlar gazetelerini keyif içinde okuyarak kahvaltı ediyorlar. Her taraftan değişik kuş sesleri… Bir an hep birlikte şakırken bakıyorsun hepsi susuyor bir tanesi solo konser veriyor. Olağanüstü bir sükunet hakim ortama… İyi ki buraya gelerek bu ekspedisyonu tamamlamışım. Kötü anılar bir anda silindi. Ayrıca, buradaki insanlar da sanki bana tüm tatsızlıkları unutturmak için el birliği yapmışlar. Şu anda çok mutluyum… Artık ara verip te şu kahvaltımı edeyim bari…

08.30 – Karnım tok, sırtım pek şimdi tek düşüncem Katmandu’ya otobüs yolculuğu. Bu sefer sorun çıkmayacak. ;-))))

19.10 – Her şey yolunda gidiyor. O nemrut noktayı atlattık mı kimse tutamaz artık bizi. 15-20 dakika sonra oradayız. Eyvaaah!.. Uzakta yine tıkanma sonucu bir konvoy oluşmuş... Ne olur, bir daha aynı şeyi yaşamayalım!.. Yavaş yavaş geriliyorum. 10-15 dakika sonra baktım bir hareket bir koşuşturmaca. Herkes arabasına doğru yöneldi. Hadiii… Hareket mi ediyoruz? Evveeet, evvveeeeettt!..
Devam, devam, devaaaaammmm!.. Ne olur durma!.. Offff!.. Geçtik lanet noktayı… Birbuçuk saatlik gecikmeyle nihayet Katmandu’dayız.
Farklı bir yerde durdu otobüs ve son durak demezler mi? Tanımıyorum ben buraları. Raj Kumar da gelmemiş. Nasıl bulacağım şimdi oteli? Askerlere sordum, tarif ettiler yolu. Baktım 30 - 40 metre ileride sırt çantalı 10 -12 kişi tek sıra aşağı yukarı askerlerin tarif ettiği yöne doğru gidiyorlar. Takıl oğlum, bunlar kesin Thamel’e gidiyorlar. Yanılmamışım… 5 – 10 dakika sonra tanıdık mekanlar görünmeye başladı. Otelin çok yakınına çıkmıştık.
Yerleştikten sonra Nilam’ın yanına gittim ve hesabı kapattık. Yarın da Bhaktapur turu yapıp bu seneki Nepal faslını kapatacağım.
48 saat kaldı uçağıma… Sık dişini Rüştü…
Otobüs öğle yemeği için durduğunda tezgahlarda meyve satıyorlar ama bilmediğim, tanımadığım meyveler olunca almaya cesaret edemiyorum. Baktım kızın teki muz alıyor. Ehh… Bunu da tanımıyor değilsin, al birkaç tane. Kıza sordum çok güzelmiş. 7 – 8 tane aldım. Kız bir de kavuniçi armuda benzer bir şeye uzandı. Mangoymuş… Kurusunu, konservesini yemiş, suyunu içmiştim ama kendisi ile ilk karşılaşıyordum. Denemek için bir tane aldım. Yıkadım, minik bir iki ısırık aldım… Harika… Çok çok lezzetli. Katmandu’ya gelince hemen dört tane daha aldım. Niyetim ülkeme götürmek. Amam bakalım becerebilecek miyim?

http://picasaweb.google.com.tr/LikyaYolu/CHITWANKATMANDU2009#

06.05.2009, Çarşamba
19.00 – Dün Tunç’un Dhaulagiri’yi de listesine eklediğini duydum. Nasıl mutlu oldum bilemezsin. Lukhla havaalanında uçak beklerken camlardan birinde Tunç Fındık 14 x 8000 yazan bir çıkartma görmüştüm. Acayip hoşuma gitti. Hemen bayrağımızın büyük bir çıkartmasını çıkartıp o çıkartmanın hemen üzerine yapıştırdım. Nereden bilebilirdim, meğerse o sırada Dhaulagiri’de imiş!.. Çok zorlu zirvelerden birini daha cebe koydu. Haziran’da da sıra K2’de. Aslan kardeşim benim be!.. Muhteşemsin… Belki şu anda Katmandu’da ama hangi otelde bilmiyorum. Ne çok isterdim görüşmeyi…
Bugün Bhaktapur adında bir yerleşim yerine gittim. Burası da kraliyet saraylarından birinin daha olduğu bir yer. Belli başlı üç yer varmış; Katmandu, Patan ve Bhaktapur. Buralara Durbar Meydanı, yani kraliyet meydanı diyorlar. Bunlar arasında Patan en çok görülmeye değer olanı.
Bir iki saat dolandıktan sonra bir gölgeye iliştim ve Japon bir çocukla sohbete daldık. Bunun sonucunda Japonya seyahat programının da temellerini attık. THY ile Osaka’ya, burası merkez üs olacak, buradan Kyoto ve Hiroşima. Zaman ve para yeterli olursa eklemeler olabilir. Bu gezi tabii ki aşkımla birlikte programlanacak.
24 saat kaldı. İyice sıkıldım. Uçak biletini bu akşama da alabilirmişim. Neyse sık dişini Rüştü.

Bhaktapur’a taksi ile gidiş – dönüş …………………………….2000 rupi
Yemek ………………………………………………………….. 300 rupi
Bhaktapur’a giriş ………………………………………………. 750 rupi
İki polar ceket …………………………………………………..1100 rupi
4 adet DVD …………………………………………………….. 600 rupi
Banana Lassi (içecek) ………………………………………….. 100 rupi
Su (2 lt) ………………………………………………………… 20 rupi
Pizza + kola ……………………………………………………. 500 rupi
İnternet ………………………………………………………… 20 rupi
Sadaka …………………………………………………………. 20 rupi

http://picasaweb.google.com.tr/LikyaYolu/BHAKTAPUR2009#

07.05.2009, Perşembe
08.40 – Sanki bir yerlere yetişeceğim? Zamanım da o kadar kısıtlı ki!.. Yahu, uçak saatine kadar zamanı nasıl geçireceğim diye bir yandan düşünürken tuttum sabahın beşinde ayaklandım… Allah, Allah!
Biraz kitap okuma, duş, falan filan derken son döküntüleri de çantalara yerleştirdim. Bu arada saat 08.00 oldu. Kahvaltıya indim. Bakalım kalan 10 – 12 saati nasıl geçireceğim!..

13.45 – Böyle durumlarda zaman neden geçmez bilmem ki?..
Canıma ceket aldım ……………………………………………. 1280 rupi
İnternet ………………………………………………………… 118 rupi
Yemek …………………………………………………………. 160 rupi
Öğlene doğru Tunç’un kalma olasılığı olan otele uğradım. Ne konuk listesinde ne de rezervasyon listesinde adına raslayamadım. Belki bu otel değil kalacağı (Hotel Vaisnali). Explorer geçen sene bu otelde kaldığı için bu oteli denedim. Orada kalacağını öğrenip bir tebrik notu bırakabilseydim çok hoş olurdu.

08.06.2009, Cuma
14.50 – Artık hemen hemen 24 saat süren yolculuğun son etebına başlamak üzereyim.
Dün akşamüzeri 17.15’te havaalanına götürmek üzere Raj Kumar yanında olgun bir hanımla otele beni almaya geldi. Fransız ileri yaşta bir hanım… Çok bitkin ve üzgün görünüyordu. D.B.’nin destekçisi (aslında bakıcısı), çocuğu gibi görüyordu herhalde. Çok yıpranmış. Son günün bir de benden dinlemek istemiş. Kaçak içki konusunu karıştırmadan kısaca yüksek irtifa hastalığından söz ettim. Daha fazla üzmeye gerek yoktu kadıncağızı.
Raj Kumar’la otelden ayrıldık ve beni havaalanına bıraktı. 17.45 gibiydi saat.
Doha ve Atatürk havaalanlarında bir sürü görevli maske ile dolanıyordu. Neyse bu “Swine Flu”, öyle bir hastalık dolanıyormuş ortalıkta. Ondan takıyorlarmış.
12.30’da Atatürk havaalanına indik. Hızla çıktım uçaktan. Duty Free’den alacaklarımı aldım. Bagaj bantına ulaştığım anda peşpeşe benim çantalar çıktı. Hemen kaptım ve iç hatlara koşturdum. Saat 13.00’te iç hatlarda bilet satış bankosundaydım.
Bankodaki hanım en erken 17.00’ye yer verebileceğini daha öncesi için olası olmadığını söyledi. Bilet kesme işini tamamladıktan sonra “stand-by” bankosunda yine de bir şansımı denememi söyleyince hemen oraya koşturdum. Çok tatlı, güleryüzlü bir çocuk. Saat 15.00’te beni uçurabileceğini söyleyince havaya uçtum tabii…
İşte şimdi uçaktayım. Biraz rötar yapacağa benzer ama fazla değil. Yine de 16.00 gibi Ankara’mdayım. Canımın kollarında eve yollanıyor olacağım.
Hoş geldin de bana sevgili defterim…
Sağolasın, hoş bulduk…
Acaba Island Peak (Imja Tse) hala gündemde kalacak mı? Zaman gösterecek. Yapabileceğime inanıyorum. Bu seneki ekspedisyon bana çok şey öğretti.

http://picasaweb.google.com.tr/LikyaYolu/KATMANDU2009#

http://picasaweb.google.com.tr/LikyaYolu/VEVATAN2009#


___
GELIYORUM CANLAR...
SAATLER KALDI UÇAĞIMIN HAREKETİNE...
ÇOK TA MUTLU DÖNÜYORUM... SEVDİKLERİME ve ÜLKEME KAVUŞMANIN KEYFİNİN YANISIRA SON ANLARDA BURADA OLAĞANÜSTÜ GÜZEL BİR HABERLE KARŞILAŞINCA MUTLULUĞUM BİR KAT DAHA ARTTI...
TUNÇ (FINDIK) DHAULAGIRI ZİRVE YAPMIŞ ... EN ZORLARDAN BİRİNİ DAHA CEBE KOYDU DEMEKTİR BU. HARİKA... SIRADA K2 VARMIŞ, SONRA DA DİĞERLERİ... BÖYLESİNE GÜZEL ve BAŞARILI BİR İNSANLA GURUR DUYMAMAK OLASI DEĞİL... ASLANIM BENİM BEEEE...
LUKLA HAVAALANINDA KATMANDU UÇAĞININ KALKIŞ SAATİNİ BEKLERKEN BİRDEN GÖZLERİM IŞIL IŞIL PARLADI... BİR SÜRÜ ÇIKARTMANIN ARASINDA MİNİCİK BİR TÜRK BAYRAĞI ve ALTINDA TUNÇ'UN 14 X 8000 PROJESİ... HEMEN BİR BAYRAK ÇIKARTMASI DA BEN EKLEDİM ÜSTÜNE...
İNSAN NE HOŞ OLUYOR BÖYLESİ GÖRÜNTÜLERLE KARŞILAŞINCA ...
BUGÜN KALABİLECEĞİNİ DÜŞÜNDÜĞÜM OTELE UĞRADIM. ANCAK KONUK ve REZERVASYON LİSTESİNDE ADINI GÖREMEDİM. BELKİ DE FARKLI BİR OTELDE KALACAKTIR... GÜZEL BİR İLETİ BIRAKMAK ÇOK KEYİFLİ OLURDU AMA OLMADI NEYSE...
GE-Lİ-YO-RUM....
SEVGİ ve DOĞA İLE YAŞAYIN...
GEÇKİN GEZGİN

(VAR MI BENİMLE ÖNÜMÜZDEKİ SENE ISLAND PEAK ZİRVE YAPMAK İSTEYEN?)



- Helal olsun sana RUSTU abim benim! Bin kere helal olsun!!!
Cevrendeki herkese güç veriyorsun. Hepimiz senden feyz alıyoruz!!!
Bin kere bravo! Bin kere masallah!
Sevgilerimle!
NECDET AYDOĞAN

- SEVGILI HOCAM,
SIZI CANDAN KUTLUYORUM, SIZINLE TANISTIGIMA COK MUTLUYUM, IYIKI VARSINIZ, IYIKI ORALARA GITTINIZ, BIZE GUZEL HABERLERLE DONUYORSUNUZ, DORT GOZLE BEKLIYORUM, GORUSMEK UZERE, IYI YOLCULUKLAR
MÜSLÜM ÖNDEŞ

- Gezgin dediğin böyle olmalı.olumsuzluklar yıldırmamalı.
Görüşmek üzere..
MUSTAFA DEMİRCİ

- Tebrikler, Geçgin gezgin:-)
Örnek oldunuz herkese, sağlık ve esenlik dileklerimle.. Dönüşte görüşelim bir vesileyle, dinleyecek çok şey olmalı...
Genç Emekli,
SAFFET AKKAYA

- Sevgili Rustu Beycim,
Yazamadim ama aklim ve gonlum sizinleydi. Gelince gorusmek dilegiyle...
Sevgilerimle
ATTİLA GÜLLÜ

- hocam harikasın,
ben gelecem oralara ama, önce biraz daha öğreneyim bu işi ve ayrıca ekonomiyi de düzeltmem lazım. ama emin olun bir gün ben de sizin gibi oralardan buralara yazıyor olacağım ;)
LEVENT ELVAN KATMER

- Canım Abicim,
Senden haber alabilmeyi bekliyordum. Kaç gündür aklımdasın. Merakla dönmeni bekliyorum. Sağlıkla ve mutlulukla gel. Yolun açık olun.
Sevgiyle,
OYA GÖRKMEN :)

- Yok ya!!!!!!!!!
ISLAND PEAK çıkışı şu an iptal kocacığımmmmmmmmm
Daha dönmeden neler düşünüyorsun bakıyımmmmmmmmmmmmmm
KARIM (;-P)))

- Hoşgeliyorsunuz. Son mesajınızdan sonra merakla ne zaman döneceğinizi merak etmiştim. Sağlıkla dönüyorsunuz, sizin için müthiş bir tecrübe oldu ve bizi de bilgilendirdiniz.
nice zirvelere
sevgiler
ECE – HALİL

- Sevgli dostum seni kutluyorum nasipse gideriz
SEYRAN SUCU

- Sevgili Hatipoğlu, iyi yolculuklar olsun. Sevdiklerinize sağ salim kavuşabilmeniz dileği ile... Sağlık ve esenlikler dilerim.
SÜREYYA KÖLE

- Rüştü abi ne zaman buralardasınnn?
ELİF ERASLAN

- Gel Rüştü Abi ,
Gel de bitsin bu hasret artık
Bizim topraklarda olduğunu bilelim artık
Bekliyoruz....
AZİZ ÖZDEMİR

- abi sabırsızla bekliyoruz.simdiden tebrikler abi
BELİR AHLAT

- Rüştü Abi;
Bir ara bize de zaman ayır. dinleyelim anılarını.
en kısa zamanda görüşme organize etmek dileğiyle
Sevgilerr
ELİF ERASLAN

- SAYIN RÜŞTÜ BEY. YOLSUZ KALMAZ VEYA EŞEK CENNETİNİ BOYLAMAZSAM ISLAND PEAK TEPESİNE SİZLE GELİRİM.
ESAT YARAR

- "Hoşgeldiniz :))))
Sevgiler,"
ZÜHRE ACAR

- Hos geldin Rustu Abi'cim :) iyi haberlerinizi alinca biz de cok mutlu olduk (e tabi gurur da duyduk).
Bu guzel fotograflarin devamini gormek icin sabirsizlaniyoruz.
Sevgiler,
EBRU ŞENGÜN

- Abicim ben bugün değil ama daha önce yorum getirmiştim diye hatırlıyorum.
Ama yinede tekrarlamak isterim ki
Bir dağcı olarak benim 5-6 yıl sonra gerleştirmeyi planladığım bir faaliyeti sen 1 hafta önce gerçekleştirmişsin, kısacası çıtayı çok yükselttin.
Tüm hislerimle helal olsun sana Rüştü abi
CEMİL TALU

- merhaba rustu bey
ruyalarınızın gerceklesmesı dılegıyle ısallah everestın tepesınde TÜRK BAYRAĞINI dalgalandırırsınız?
Benım ıcın ruya
SERVET ERCİYEZ

- RÜŞTÜ ABİ SİZDEKİ AZİM VE KARARLILIĞA HAYRAN OLDUM BRAVO TEBRİK EDERİM.
TÜRK BAYRAĞINI ORALARDA AÇIP DALGALANDIRMANIZ NE GÜZEL DARISI BAŞIMIZA DİYELİM
HİKAYELERİNİZİ MERAKLA DİNLEMEYİ BEKLİYORUM
SELAM VE SEVGİLER
MÜRSEL YAMAN

- Mesajınızı gecikmeli okuyabildim. Fotograflar muhteşem daha önce de sanıyorum beğendiğimi
ileten bir mesaj yollamıştım. Elinize sağlık. Yolunuz ve bahtınız açık olsun. İnsan zorlukları önce kafasında
yenmeli. Sonrası kolay. Sağlıcakla kalınız.
AYHAN KÖSEBALABAN

- Rüştü abiciğim seni tebrik ediyorum.Bayrağımızı Himaliyalarda dalgalandırmandan dolayıda seninle gurur duyuyorum.
Fotoğraflara baktıkça kendimi oralarda hayal ediyorum.Umarım bir gün de ben sana çekeceğim bu fotoğraflardan gönderirim.Teşekkürler.
HÜLYA SAÇLI

- Selamlar;
Fotoğrafları gördüm.Sizin sayenizde bizler de asla göremeyemeceğimiz kareleri görme şansı bulduk.Sizi kutlamak ve teşekkür etmek istiyorum.Sizi tanımakla ne kadar övünsek azdır.Sevgi ve saygılarımla...
EMİNE YILMAZ

- Sevgili Rustu,
Agri’ya birlikte tirmanmistik hatirlarsin.

**
Hikayenin basini kacirdim ama sanirim Everest yolundasin.

**
Seni ben ve Zuleyha cok sevmistik (diger arkadaslar da) elbette.
Allah yar ve yardimcin olsun. Yolun acik olsun.
Sevgilerimiz ve iyi dileklerimiz seninle.
Kucak dolusu sans…
MELİH ARAT

---- Sevgili Melih,
Bazen gec yanit hic yanittan daha iyi oluyor ve hos bir surpriz olusturuyor...
Bu guzel dileklerin inan bana o dağlarda guc veren unsurlardan biri oldu...
Tesekkur ederim..
Zaten benim siz dostlarimdan bekledigim bir iki güzel soz idi...
Bir gün bir yerlerde, ozellikle daglarda bulusmak dilegi ili...
Sevgi ve doga ile yasa...


- yav benim de böyle dostlarım olacak mı???
valla çok isterim şimdiye kadar böylesi hiç olmadı :(
LEVENT ELVAN KATMER

Date: Thu, 28 May 2009 19:56:53 +0000
From: arustu1206@yahoo.co.uk
Subject: [ankaradagcilik] CAN DOSTUMA...
To: arustu1206@yahoo.co.uk
Asagida okuyup tanik olacaginiz konu bir gercek dagcinin alcak gonullulugu ornegidir...Bu ben Everest Ana Kamp ekspedisyonu sirasinda yazilmis bir iletidir. Yanitim ise simdi yazildi... (gec te olsa)
- SEVGİLİ DOSTUM,
SİZİN TÜM HAZIRLIKLARINIZI TAMAMLAYIP ORAYA GİTMENİZ, BU İŞE BAŞ KOYMANIZ BENİM EN BÜYÜK HAYALİMDİ. SİZİN SAYENİZDE İNANIN Kİ BEN DE HER YAZINIZI OKUYUNCA TIRMANIYORUM. SEN BİR DOĞURUYORSAN BEN DOKUZ DOĞURUYORUM. SENİN BAŞARIN BENİM BAŞARIM OLACAK.
BU ZİRVEYE HEP BİRLİKTE TIRMANACAĞIZ. SADECE LİDERİMİZ SENSİN BİZLER SENİ TAKİP EDEN SPORCULARIZ.
HAYDİ HEP BİRLİKTE ZİRVELERE DOĞRU DEVAM EDELİM
SAYGILARIMLA
(Sonradan eklenen bir not bu:
Canım dostum,
Ne kadar büyük, ne kadar yüce bir insansın sen be…
Bir insan bu kadar mı alçak gönüllü olabilir?..
Biz hala senin çömezleriniz be hocam… Ne lideri be? Sen hocam, can dostum dururken bize mi düşer liderlik?
Biz hala senin baş koyduğun yolda emekleyen bebeleriz…
Seni sevmem boşuna değil be dostum…
Sen büyük insansın…
İyi ki Kızlar Sivrisi’nde tanışıp dostluğumuzu geliştirmeye çalışmışım…
Bunları okuyan doğa yürüyüşçüsü ve dağcı dostlarım, dilerim sizlerin de böylesine bir Müslüm Hoca’nız olur…)
Dayanamadım, bu iki yazıyı ADKK’daki tüm dostlara yollamak zorundayım.


- Rüştü Bey ben Aysu, Ankara'da pasif bir Adog üyesiyim. Yürümeyi, tırmanmayı hep severdim ama amatörce, köyde orda burda...
Dağlara çıkmaya geçen Aralık ayında bir arkadaşımın grubuyla Kemer Tahtalı dağına çıkarak başladım. O ne müthiş görüntü, o ne müthiş bir zevkti anlatamam. (zaten siz çooook daha fazlasını biliyorsunuz.) O günden beri müsait olduğum zamanlarda değişik gruplarla haftasonu günübirlik doğa yürüyüş ve tırmanışlarına katılıyorum. Gerçekten büyük zevk alıyorum, yeni insanlarla tanışmak, doğayla başbaşa kalmak bu olmalı. Yürüyüşler sayesinde uzun zamandır hasret kaldığım dostluğu, paylaşmayı, yardımlaşmayı tattım, eldeğmemiş doğayla izbırakmadan bütünleştim. (sadece evden arabaya yürüyen eşimi bile zaman zaman yürüyüşlere kattım.)
Sizin resimlerinizi kıskanarak izliyorum. inanın oralarda olmak gerçekten çok isterdim. Tüm zorluklara rağmen tasarladığınız hedeflere ulaşmanız bence gerçekten takdire layıktır.
Sizi tüm samimiyetimle tebrik ediyorum. Yeni resimlerinizi ve yazılarınızı bekliyorum...
İnşallah birgün tanışma, konuşma fırsatımız olur.... Kendinize iyi bakın. İyi bakın ki bize yeni yerler tanıtın...